Kurabiye Canavarı
Düğün, nişan, doğum, doğum günü gibi bir çok organizasyon için artık sıkça renkli, farklı , çok tatlı kurabiye ve cupcake tasarımlarına rastlıyoruz. Mutlaka bir yakınınızın benzer kutlamasında sizlerde bu küçük sevimli kaçamaklardan tatmışsınızdır. Artık bir çok hastane odalarına çiçek kabul etmiyor, bu yüzden değişik hediyelik alternatiflere yönelmekteyiz. Sevdiğiniz yakınınızın yeni doğmuş bebeğini tebrik için, bebeğin ismine özel hazırlanmış, hem sevimli, hem şık hemde ne yazık ki çok lezzetli kurabiye sepeti-kutusu bence çiçekten çok daha güzel bir hediye. Üstelik temiz ve güvenilir bir anne elinden çıkmışsa gönül rahatlığıyla paylaşabilirsiniz, afiyetle yiyebilirsiniz. Nişan ve düğün organizasyonlarında ise bayatlamış nikah şekeri klişesinden ziyade çok daha lezzetli ve her görenin beğenisini kazanacak kişiye özel tasarımların sunulması çok daha zarif duruyor. Bu şık ve lezzetli kurabiyelerin – cupcakelerin tek zorluğu tasarımına karar vermek, ne yazık ki insan tasarıma karar verme aşamasında biraz aç gözlü olabiliyor =) Nişanımda mutlaka kurabiye hazırlatmayı düşünüyorum, düğünümde de inşallah cupcake hazırlatmayı planlıyorum =) güzel bir düğün pastası altında bir sürü mini mini süslü cupcake inanılmaz şık duruyor.
Bende doğum odalarına gire çıka bir çok örnek görmüş, tatmış oldum. Deneyimlerime dayanarak tarçınlı olan kurabiye tarifini pek sevmiyorum, bu tarif özellikle çocuklara hiç uygun değil, bu yüzden doğum günü organizasyonu için sipariş verirken dikkat etmelisiniz. Bir de her işte olduğu gibi bu işide istismar edenler çok fazla, “oh güzel bu işte çok para var” düşüncesiyle yapılan hiç bir işten hayır gelmiyor sizde takdir edersiniz ki işin içine biraz da sevgi ve dürüstlük katmak gerekiyor. Sonuçta bu bir gıda işidir, iyi kalite ürünün kullanıldığına emin olmalısınız hele ki gıda boyası gibi şeylerin kullanıldığı bir alanda, çin malı boyalar, kötü şeker hamuru yemek istemezsiniz. Başka ne gibi kötülükler olabilir alt tarafı kurabiye derseniz, mesela siparişleriniz size ulaştığında yediğiniz kurabiye un ufak bayat çıkabiliyor, şeker hamuru oldukça kalitesiz bir ürün olup pötür pötür kabarcıklı olabiliyor, şekilleri bozuk veya kirli, pasaklı bir kurabiye elinize gelebiliyor. Bu yüzden sipariş vereceğiniz yeri iyi tanımalı veya güvenilir yerlerden referans almalısınız, öylesine sipariş vermemelisiniz. Bu kurabiye ve cupcake tasarımlarının olmazsa olmazı bence titiz çalışılmasıdır, eğri büğrü, firesi bol, renkleri kötü birşeyi herkes evde ilk denemesinde becerebilir ne de olsa, bunlara extradan para ödemeye gerek yok =)
Ben bu kurabiyeleri çok seviyorum, girdiği odaya, konduğu masaya kesinlikle renk katıyor. Ve her görenin ilgisini çekiyor. Özellikle doğum günü çocukları için şahane, minikler genelde çizgi film karakterlerini tercih ediyorlar, süslü doğum günü masalarıyla yaşıtlarına güzel hava atıyorlar =) Onların isteklerini karşılamak için farklı teknikler uygulanıyor, bazı kurabiyelere resim basılabilirken bazılarıda sponge bob, hello kitty örneklerindeki gibi birebir karekter ortaya çıkartılıyor.





Geçen hafta doğumu olan bir arkaşım için sevgili Funda’dan kurabiye kutusu yapmasını rica ettim. Funda nişanlım Murat’ın abisinin eşidir. Bir süredir arkadaşım pasta tasarımcısı İlker ile birlikte çalışıyorlardı. Funda işi iyice ilerletmiş ve artık tek başına tasarımlarını sunuyor. Bir dolu lezzet kutusunu arkadaşlarıma götürdüğümde gerçekten çok sevindiler, farklı bir hediye oldu, kutudan çikolata çıkacağı beklenilirken kıtır kıtır süslü, çok sevimli, suratlar, popolu bebişler çıktı. Ben yemeye kıyamıyorum bu cici şeyleri, süslenmemiş halini tercih ederim =D İlk kez böyle bir hediye verdim dostlarıma, beğeniyle karşılanması beni çok sevindirdi. Hem yarattığı etkiye göre oldukça hesaplı, hem şık hemde çok lezzetli daha ne olsun. Tabi Funda’nın sevgiyle pişirdiği nefis kurabiyelerini, titizlikle, zevkle süslemesi sayesinde hediyem büyük beğeni kazandı. Bu yüzden Fundacığıma tekrar teşekkür ediyorum buradan. Ellerine sağlık!
Fundanın blogunu bu adresten ziyaret edebilirsiniz, yeni kurabiye tasarımlarını takip edebilir ve dilerseniz sizde bir kutu-sepet cici lezzetlerden sipariş edebilirsiniz.
Not: Tüm fotoğraflar FUNDA’nın KURABİYELERi’ne aittir.
İki normal doğum iki kardeş
04.04.2008 Henüz Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım bölümünde öğrenciyim, bitirme projeme hazırlanmak üzereyim. Meslek olarak düşünmediğim, hobi olarak sürdürdüğüm doğum fotoğraflarıma bir de normal doğum eklemiştim o gün. Sıla dünyaya gelmişti. Çok değişik bir bebekti. Bir sürü bebek gördüm ondan sonra ama onun gibisini hala görmedim. Neyse hikayeyi başa alarak konuya ikinci bir giriş yapacağım.
Sevgilim Murat’ın çok değerli arkadaşı Seda, arkadaşının doğumu olduğunu bir kaç ay öncesinden haber verdi bize , ona güzel bir süpriz yapmak istiyordu. Fotoğraflarımı görmüş çok beğenmiş uygun bir hediye olacağını düşünmüş. Seda öyle zariftir, iyi bir insandır ki arkadaşları için hep ince hediyeler düşünür, her zaman onalara sonuna kadar destek olur. Bu doğum sonrası onu da tanıma şansım oldu, hatta 25 Eylül 2009 da onunda kızının doğumunu çektim yani Seda artık benimde canım arkadaşım =)
Anne adayımız Esen bebeğini normal doğumla bekliyordu ki öyle oldu. Önce gece doğum olmuş diye telefon aldık, çok üzüldüm. Meğerse gece hastaneye gidilmiş sadece =) sonra saat öğlen 12 de doğuracak dendi ki doğruydu. Koşarak binbir aksiliklerle hastaneye gittim. Ben hastaneye vardığımda 11.45 gibiydi. Esen tek başına sancılar içinde kıvranıyordu, eşi bir sigara molasına çıkmış, çok telaşlı aşırı heyecanlıydı. İlk kez yaşanan, yabancı olunan bir süreç. Tabi benim içinde aynı durum söz konusu, ilk kez normal doğuma girecektim, ilk kez acı içinde bir anne adayı görüyordum. Esen’i ilk kez o gün acı çekerken tanıdım, acısına rağmen ara ara gülebiliyordu, kısa kısa sohbet ediyorduk soluklandıkça. Ben bu durumda olsam terör estirirdim herhalde dedim içimden… Acısı git gide artmıştı, doğum anına yaklaşıldı, epidural için yalvardı Esen ama ebe artık epidural verilemeyeceğini, bu aşamada epidural ile doğum yapamayacağını ve bu sancıyı çekmek zorunda olduğunu söyledi. Çok zorlandım, ağlamak istiyordum, karşımda minicik bir kadın kocaman göbeğiyle kıvranıyordu, çok acısı vardı. Ama ben fotoğraflarını çekmek için oradaydım, görevlendirilmiştim, insanların beklentileri vardı, ne yapmalıydım, şaşkındım. Dayanamadım elimi uzattım, sımsıkı tuttu ellerimi, o kadar sıkı tuttu ki eminim farkında değildi. Ama bu temas bana da çok iyi geldi. Orada uzak durmak insanın yapamayacağı bir şey, temas etmek destek olmak istiyorsun. Çok farklı bir psikoloji acı çeken birisine çaresizce bakakalmak.
Doğum saati geldi çattı, gerçektende Dr. Herman İşçi’nin tam dediği satte Sıla dünyaya geldi. Muazzam bir andı, Sıla’yı hemen annesinin kucağına verdiler, annesi bebeğinin üzerindeki kire aldırmadan öyle güzel öptü kokladı ki yavrusunu, işte büyüleyici gerçekten dünyadaki en saf, en özel an! Böyle birşeye şahit olduğum için çok şanslıydım, heyecanlıydım, gözlerim ıslanmıştı, kalbimin hızlı ritmi bedenimi sarsıyordu resmen. Unutamayacağım o güzelliği asla. Sonra odamıza geçtik, Sıla cingöz mü cingöz pek değişik bir kızdı =) Hala daha sitemde durur doğum fotoğrafları çünkü çok özel bir bebekti daha öncede söylediğim gibi. Ne demek istediğimi fotoğraflarına bakınca anlarsınız, herkes bana” ahh o pembe kızla annesi çok güzel” dedi durdu 2 sene boyunca =) Gerçekten harikaydılar.
Aradan neredeyse 1,5 sene geçti, Esen’in ikinci bebeğini beklediği haberini aldım. Yine normal doğum heyecanını bekleyecektik. 14 Haziran’da Esen’in sancısı gelmişti, hastaneye gitmişlerdi gece, kısa sürede epidural takıldı. İkinci doğumlar daha rahat olduğu söylenir ve bebeklerin çok daha hızlı geldikleri söylenir. Bu yüzden ben biraz panik yaptım =) 23.00 gibi hastanedeydim. Herşey güzel gidiyordu başta hızlı takip etti süreç, sonra beklenenden biraz daha yavaşladı bebeğin gelişi ve gitgide artık değişiklik olmamaya başlamıştı. Doktor Herman yardımcılarından gelişmeleri takip ediyordu, o gün 3 tane doğum gerçekleştirmişti zaten. Bir süre sonra başka bir hastası daha hastaneye geldi, erken doğum ve sezaryene alındı. Yani Bizim bebek 4. doğumu olacaktı =) bu doğumdan sonrada başka bir hastanede 5. doğumuna gittiğini öğrendik daha sonraki ziyaretinde. Bekle bekle artık gelişme yoktu, 5 saat hastanede bekledim ama milim oynama yoktu :(( hepimiz yorgunduk, eve gidip gelsem birden sezaryene alırlar diye korkuyordum, çok hızlı normal doğum olmasına ihtimal vermiyorduk, tek korkum sezaryene karar verilmesiydi. Epidural verildi, süreci hızlandırmak için sunni sancı eklendi, suyu patlatıldı, sürekli yürütüldü ama tık yok. Doktorumuza ne olacak diye sorduk bu gidişle sabah kadar gelmez dedi ve biraz istirahat etmeye gitti. Bizde kararsız bir halde ne yapacağımızı düşündük, en sonunda gitme kararı aldım, gelişme olunca haberdar edeceklerdi beni, görünen o ki bebeğin gelmeye niyeti yoktu. Eve gittim aşırı yorgundum, zaten birkaç gündür sürekli çekimlerdeydim o günde yoğundu programım ve perişan halde yatağıma girdim, 1 saat uyusam yeterdi. Gözlerimi kapattım, belki 10dk sızmışımdır, telefonum çaldı, Esen’in ablası koş yetiş, Esen doğuma girdi dedi. Kalktım bi kaç sn kendime gelmek için bakındım , aklım gerçek hayatı algılayınca giyindim ve taksi çağırdım. Kalp atışlarım çok hızlıydı ve dengesizdi, gümbür gümbür bu sefer yorgunluktan sarsıyordu beni kalbim, akşama kadarda o ritim bozukluğu düzelmedi. Hastaneye gittiğimde ne yazık ki doğum anını kaçırmıştım =( saatlerce kıpırdamayan yaramaz 15 dk da gelmişti, herkes şaşkın. Resmen bizimle dalga geçmişti haylaz. 15 Haziran 2010′da Oktay dünyaya gelmişti sağlıkla, bu sefer o ana ben tanık değildim =( Çok üzgündüm kaçırdığım için. Ne kadar belirsiz bir süreç doğum süreci o zaman daha iyi kanaat getirdim ve artık daha korkak davranıyorum saatler öncesinden hastaneye gidip saatlerce doğumu bekliyorum, Oktay’ın doğumu bende paranoyaya neden oldu sanırım =).
Doğumun hemen sonrasında yanlarındaydım. Bebek odası tadilatta olduğu için hastane, hasta odasını bebek odası olarak düzenlemiş geçiçi süreliğine, Oktay’ı görmek için içeri girdiğimde yatakta oturmuş bişeyler okuyan bir hemşire gördüm, oda buz gibiydi sanırım klima 18 dereceye ayarlanmış, Oktay doğum sonrası bebeklerin ısısını muhafaza etmeleri için konulduğu minik küvezin içindeydi ama birazdan oradan çıkarılacak ve çıplak halde aşısıi temizliği, banyosu yapılacak bu soğuk ortamda giydirilecekti. Başka bir hemşire odaya girdi, giydirecekmisiniz diye sordum, aşı yapılırken fotoğraflarını çekemeyeceğimi söyledi, zaten sinirlerim çok gergin birde böyle saçma birşey söylenince iyice sinirlendim, söylediğinin ne kadar saçma olduğunu anlattım ama aileler hoşlanmıyormuş bebeği ağlarken görmekten =) yahu bebeğin işi ağlamaktır ben fotoğraf çekiyorum fotoğrafta aşı yapıldığı, çocuğun acı çektiği ne kadar rahatsız edici görülebilir, video desen neyse.. hem ne saçmalıyorsun önce sen git şu klimanın ısısını arttır çocuk hasta olacak!! Hemşireye bağırdım o sinirle ve kapıyı vurup çıktım. Doğum fotoğrafçısı aman ne keyifli iş deyip geçmeyin ne stresler yaşıyoruz hele ki böyle cahil insanlarla muhatap olmak beni çok yoruyor.
Bu tatsız kısmı atlayıp tekrar güzel bölüme geçelim..
Sıla’ın hastaneye gelişi, kardeşiyle tanışması, annesiyle aynı odada, aynı yatakta bana yine muhteşem pozlar vermesi, kardeşini sevmesi, çok azıcık kıskanması en az Oktay’ın doğum anı kadar önemli ve değerliydi benim için. Sıla hala çok özel bir kız, bıdır bıdır konuşmasıyla insanı kendine çekiyor, kurduğu cümleler, yürüttüğü mantık, dünyayı çok farklı algıladığını gösteriyor. Anlatılmaz yaşanır bir çocuk. Gözleri boncuk boncuk, yine doğduğu gün gibi bilmiş bakışlar savuruyor. Annesinin yanından saniye ayrılmıyor, göbeğinin neden küçüldüğünü anlamaya çalışıyordu. Kardeşini görünce neler olduğunu, bu bebeğin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Yumuşacık dokunuşlarıyla minik kardeşini hemencecik sevmeye başladı, nasıl dokunacağını sanki öğretmişler önceden, o kadar nazik ve bilinçliydiki hareketleri. Ufacık kıskançlıkların olmaması mümkün değil başlarda, Sıla el bebek gül bebek büyüdü bu zaman kadar. Ama harika bir abla olacağı kesin, 2 yaşında olmasına rağmen kardeşine bakışı ona dokunuşundan bu çok belli. Her zaman, her insanın bir kardeşi olmalıdır derim, kardeş başkadır, candır. Bu kadar minik kardeşlerin şimdiden bağlandıklarını izlemekse çok keyifli. Her iki doğumda sağlıkla tamamına erdi en önemlisi. Esen dünyaya iki güzel evlat getirdi. Onların rengiyle bu dünya çok daha güzel oldu. Sezgin ailesinin sağlık ve mutluluklarının daim olmasını diliyorum. Acaba 3.de gelir mi? =)
CANım

Can’ımla tanışmamız 24.06.2009′a dayanır, Can’a ilk alıcı gözle bakan bendim =) Annesi Bahar ile doğumundan aylar önce telefonda görüşmüştük. İnternette araştırıp kendisi ulaşmış bana. Tesadüf bu ya 2009 Nisan ayında Dağhan’ın 1. yaşını fotoğraflamıştım, Küçük sevgilim Dağhan‘ın annesi Gerçek ile Bahar meğerse eski arkadaşlarmış. Bahar, Dağhan’ın sitemdeki fotoğraflarını gördüğünde bu tatlı tesadüf ortaya çıkmıştı…Gel zaman git zaman doğum vakti gelip çatmıştı, International Hospital’da gerçekşecekti Can’ın doğumu. Bir saat kadar öncesinde hastanedeydim, son heyecanlı dakikaları görüntülüyordum. Sohbet ederken Bahar’ın aynı zamanda benim canım kuzenim Yeşeren’in birkaç sene evvel Fransızca öğretmeni olduğunu öğrendim. Yeşeren’im bu sene Çapa Tıp Fakültesini kazandı, doktor olacak benim kuzenim inşallah ve kuzenimin eğitimine Bahar’ın da katkısının olduğunu bilmek çok güzel =) Yani Bahar’ın, Can’ın, Söğütlügil ailesinin hayatımda ayrı bir yeri vardır, özel insanlardır. Böyle güzel, kaliteli, sıcak insanlarla çalışma şansımın olması çok mutlu ediyor beni. Dilerim hep böyle devam eder.



Bahar’la iletişimimizi hiç koparmadık. Can’ın gelişimini yıl boyu facebooktan takip ettim. Can’ın en farkedilir özelliği hep güler yüzlü olması MAŞALLAH!!! Tüm fotoğraflarında gülerken görüyor imreniyordum Can’a. O kadar muazzam bir enerjisi var ki Can’ın, herkesi kendine yaklaştırmayı başarıyor. Farklı bir çocuk, ışık saçanlardan. Bahar’da sağolsun hep fotoğraflarımı takip etti, beğenisiyle destek verdi. Haziran ayı itibariyle Can’ın yeni yaşı gelmişken çekim yapmak için bir araya gelme çabalarımız başladı. Ama malum bu yaz pek sulak geçti başlarda, hani şimdi o çok aradığımız yağışlar bize fırsat vermedi bir türlü.

Sonra araya giren bir sürü aksaklık derken, hayal ettiğimiz çekimi ancak 29.07 .2010 da gerçekleştirebildik =) Bahar’ın en çok istediği şey daha önce İrina’nın çekiminde gördüğü dev söğüt ağacının altında fotoğraflarının olmasıydı. Soyisimleri Söğütlügil, soyağacının altında… Ne yazık ki söğüt ağacımız yazın kavurucu sıcaklarında biraz kurumuş, Irina’nın fotoğraflarında ki gibi canlı değildi fakat bize yetti de arttı bile. Sonuçlar cıvıl cıvıl, Can çok tatlı. Biz her ne kadar Can normalden az güldü desekte fotoğraflar aksini söylüyor. Can’ın o meşhur kocaman gülümsemesi çektiğim karelerde resmen ışık saçıyor. Bu çalışma neşesiyle, rengiyle çok örtüştü Can’ın güleç hayatıyla, onun bize verdiği enerji görülebiliyor her karede. Bana çok keyifli bir gün yaşattı bu küçük adam.


Fotoğrafların tamamını henüz görmedi sevgili Söğütlügil ailesi, Bodrum tatilleri dönüşünde ulaştıracağım DVDlerini inşallah. Can’ın ne kadar pırıltılı bir çocuk olduğu konusunda sanırım hem fikiriz. Artık bu fotoğraflardan sonra Cast ajansları telefonumu sürekli çaldırır ( çok sık cast ajansları tarafından bebeklerim için aranıyorum).



Bu arada Bahar’ın ne kadar harika bir model olduğuna değinmeden edemeyeceğim. Bakışı, gülüşü o kadar doğal ve güzel ki. Sanırım Can’ın bu güzel gülüşünü kimden aldığını şimdi daha iyi anlıyorum. İnşallah uzun yıllar Can’ın fotoğraflarını çekmeye devam ederim ve inşallah benim CANım hep böyle gülmeye devam eder… Ömründe tatlı yüzünü hep güldürecek insanlarla, güldürecek olaylarla karşılaşmasını dilerim, sahip olduğu harika ailesiyle, anne-babasıyla sağlıklı, uzun ömürler dilerim…
Sevgili Söğütlügil ailesinin kocaman gülüşü hiç küçülmesin.

Not: Küçük olan fotoğrafları büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz.
Bozcaada
Bizim için kısa tatilin adresi Bozcaada’dır. 2 gün kalsak yetmez, 4 gün kalsak fazla gelir. En ideali ise 3 geceyi Bozcaada’da geçirmektir. Mümkünse tam sezonda gitmemek gerekir Bozcaada’ya, ne kalacak oda, ne de oturacak masa bulmak zor olur bu dönemde. Bizim şansımız her zaman nispeten sakin zamanında adaya gideriz. Bu sene havaların pek nazlı hatta pek sinirli oluşu sayesinde temmuz ortası gitmemize rağmen biraz sakinceydi. Malum İstanbul’dan giden çok oluyor adaya ve biz yola çıktığımızda İstanbul güneşi henüz ucundan görüyordu. Böyle havalarda insanın canı pek tatil çekmiyor =) Kıştan beri nefes almadan, gezmeden tozmadan, mekan değiştirmeden sürekli çalıştım, artık gücüm tükenmişti, içim daralıyordu, hazır çekimlerim sakinlemişken bir kaçamak yapalım 3 güncük gidip havamızı değiştirelim dedik, gerçekten o 3 gün öyle güzel geldi ki, kaçan doğumların bilançosu beni çok üzsede yaşadığım en güzel tatillerden biriydi.
Şimdi gelelim Bozcaada’nın son durumuna ve benim son tecrübelerime.

Bu gidişimizde pansiyonda kalmaktansa daha şık bir yer tercih ettik, Otel Kaikias‘tan standart odası için rezervasyon yaptırdık. Mimar karı-kocanın keyifle sunduğu butik otel antikalarla bezeli. Bende bir antika meraklısı olarak otelin ambiansını çok beğendim. Adanın tarihini, Rumların izlerini fazlasıyla taşıyor, nerede olduğunuzu size hissettiriyor. Zaten adaya ilk gidişimizde bu otelin önünden geçerken tütsü kokuları beni içeri davet etmişti, otelin lobisindeki antikaları keyifle incelemiştim, lobinin tavanı tamamen sarmaşıklarla kaplı, bu gür sarmaşıklar ortamı büyülü bir havaya sokuyor.
Ada’ya gittiğinizde geniş odalar, 5 yıldızlı otel konforu aramayın sakın. Ada havasına girmek için eski, taş rum evlerini tercih etmenizi tavsiye ederim, odalar genellikle küçük ve serin. Bizim odamız yüksek tavanlı minik bir odaydı. Antika mobilayalarla sade bir zevkle döşenmiş, cibinlik ise odamıza ayrı bir hava katmış. Sabah kahvaltımız çok lezzetli, yapay bir tada yer yok, sebzeleri kendileri yetiştiriyorlar, çeşit çeşit değişik reçeller enfes, belki de yediğimiz en güzel reçellerdi ama ne yazık ki sadece kendileri için üretiyorlar bu reçelleri =( yani Kaikias’a tekrar gitmek için kuvvetli bir nedenimiz var.
Ada da değişik otlar yetişiyor, bu yüzden bir çok yemeklerinde bu otları kullanıyorlar, kahvaltımızda da mutlaka otlu leziz bir börek, çörek çeşidi mevcuttu. Pansiyon veya bu tip butik otellerin akşam yemekleri yok, isterseniz birşeyler hazırlıyorlar elbette.
Gelelim Bozcaada’da yeme içme konusuna. Ben sıkı bir kalamar müptelasıyımdır, sıkı bir akşam yemeğinin üzerine 3 porsiyon kalamarı soluksuz yiyebilecek kadar severim, onun için midemde her zaman bir yer vardır. Her çeşit pişirme usulüne bayılırım kalamarın. Ama adada kalamar yapımı bir facia, kızartma yağları o kadar eski ki kalamar size tupturuncu geliyor, aslında kalamarın kendisi oldukça lezzetli ancak pişirme metodu kalamarı ziyan ediyor. Aşırı tuzlu ve acı bir yağ tadı olan zavallı kalamar kara kara bakarak masanıza geliyor. Defalarca denedik ama olmadı =) pes ettim artık Bozcaada’da kalamar yemeyeceğim. Adada yeme içme oldukça pahalı. Paha herkesin cüzdanına göre göreceli bir kavramdır elbet. Ben bunu yediğim şeyin kalitesiyle ölçüyorum, yoksa bir balıkçıya oturuyorsanız belli bir ücreti zaten gözden çıkartıyorsunuz. Bilmediğim balıkçılarda levrek, çipura vs. gibi balıkları sipariş edip asla yemem, bunları İstanbul’da Yeşilköy balıkçımızdan taze taze alıp evde yemek daha leziz oluyor veya ailecek sık gittiğimiz Fener Balıkçımız’da. Eh bizde evde meze yapmıyoruz bu yüzden kültür balığını, deniz diye kakalayan balıkçılarda levrek yemek yerine yerine çeşit çeşit meze yemekten daha çok keyif alıyorum. Hele başarılıysa mezeler doyum olmaz. Yediğimiz her vasat mezeli, kalamarlı, alkolsüz akşam yemeklerimizde en az 100tl hesap ödedik. Balıkçıda 100 tl fena değil derseniz bence bu balıkçılarda çok fena birşey, çünkü masada alkol yok, hemen her oturduğumuz masada 5 çeşitten sadece 1ini beğendik. Neyse ziyade olsun =)
Beğendiğim tatlar ise, Ada cafe’de gelincik şerbetli sakızlı muhallebi ve ahtapot mücver güzel, keçi peynirli otlu çiporta salatası ise fena sayılmaz, Güverte’de tahinli- dondurmalı irmik helvası, karides güveç güzel. En çok Salkım’dan memnun kaldık, ne yediysek çok lezzetliydi mesela deniz ürünlü börek, asma yaprağında sardunya (biraz kurumuştu sardunya), hayatımda yediğim en körpe deniz börülcesi, tereyağlı pamuk gibi sübye… ayrıca burada şarabımızıda içtik en uygun hesabı ise en memnun kaldığımız mekanda Salkım’da ödedik. Birde Lodos isimli bir mekan vardı, dışardan gayet güzel görünüyordu ancak orayı denemek kısmet olmadı, aklımda kaldı. Seneye inşallah =) Önceki senelerden edindiğimiz tecrübe nedeniyle adanın kıyısında ki uyanık balıkçılara hiç uğramadık bile, ben kültür balığı sevmem bu yüzden deniz çipura söylemiştik 5 katı fark ödeyerek ama saman gibi kültür balığını bize zorla deniz diye kakaladılar, değil desekte nafile.. kupkuru balığı rakıyla ıslatıp yemiştik. Yeme içme konusunda belki biraz araştırma yapıp gitmek gerekli. Biz biraz şansımızı denedik sayılır. Birde insan tatile gidince güzel bir yemek yeme beklentisi artıyor, kötüyle karşılaşınca hayal kırıklığı oluşuyor. Öğlen yemeği genellikle yemedik, göbüşe göbüş katmanın gereği yok tatildeyiz diye, zaten günde 3 öğün yemek gibi alışkanlığım yok illa ki o mide delinircesine günün bazı saatlerinde kazınmalıdır =) Öğlenleri bolca meyva tükettik. Bir kere bira kalamar tecrübemiz oldu, acı bir kalamar deneyiminden sonra tekrarlamadık.
Gelelim denize. Bozcaada’nın denizi muazzamdır, çok soğuktur ama öyle etinizi kesen gıcık bir soğuk değil. Güneşten kızgın demir gibi kızmışken denize girmekte zorlanıyor insan ama bir kere kendinizi suya bıraktınız mı kocaman bir “ooohhhh” çekersiniz. Sabah saatlerinde tam bir tropik ada denizi gibidir Ayazma plajı, saat 11 den sonra kalabalık etrafınızı sarar, insanlarla dipdibe yattığınızı farkedince hemen Akvaryum koyuna kaçabilirsiniz. Burası daha sakin ve daha keyifli, şnorkellerinizi almadan bu koya gitmeyin, adı üzerinde Akvaryum koyu, görecek çok şey var =)
Bizim bu sene ki en büyük eğlencemiz su altı video kameramız oldu. Çocuklar gibi sudan dudaklarımız morarmadan çıkmadık, sürekli dal çık, dal çık videoya aldık kendimizi. Çok eğlenceliydi, çıkan sonuçları izlemek daha eğlenceli.
Bunlar dışında en büyük keyiflerimizden biri de Rüzgar Enerji Santrali’nin hemen ucundaki “Polente” yani deniz fenerinin önünde bir şişe şarabınızla uçurumun yamacında günbatımını izlemek ve batık geminin, günbatımının fotoğraflarını çekmekti. Ne yazık ki artık santralin sahibi firma içeriye kimseyi almıyor. Santralin hizasında başka bir yoldan gün batımını izlemeye gidiliyor, rüzgar gülleri oldukça uzağımızda kalıyor.
İlk gün burada şaraplarımızı yudumladık, ertesi akşam ise arabayı biraz daha ileriye sürdük, taşlık toprak bir yoldan kimsenin olmadığı sakin bir manzaradaydık, Polente’ye daha yakındık. Burada sevgilimle başbaşa şaraplarımızı yudumladık, işte bu çok daha keyifliydi. =)
Son olarak dönüş yoluna girmeden önce adanın meşhur reçelcisine uğradık, otelimizde yediğimiz muazzam reçellerden sonra Adadan reçelsiz ayrılmaya niyetim yoktu. Bazı çeşitlerin tadına baktık, biraz fazla şekerli olmakla beraber pek fena değildi, ancak İstanbul’a gelince farkettim ki reçel kavanozunda ki meyva taneleri pek sayılır hatta yüzer haldeydi =( Eee reçel dediğininde tanesi güzeldir, suyunu napalım değil mi? Hediyelik şaraplarımızı ise bu sefer Talay’dan aldık, adanın üzümlerden olsun diye Kuntra & Alicantre seçtik, günbatımında kalecikkarası içmiştik ve çok beğenmiştim, kalecikkarası da burada yetiştiriliyor. Bir şişe de şarap sever babama getirdim, ancak pek memnun olmadı =) “Bozcaada’dan gelen hiç bir şarabı sevmem ben kızım” dedi babacım, kendisi şaraptan pek anlar, ben şarabı çok sevsemde pek bilgili değilim bu konuda, Bozcaada’dan aldığımız şarapları ben de pek sevmiyorum, resmen asidik bir tat alıyorum, ama son aldıklarımız gayet güzeldi, ispirtosuz =) tavsiye edebilirim ama bilirkişi babama güvenmek isterseniz tercih sizindir.
Bozcaada’dan haberler böyle… Kısacık bir tatil olmasına rağmen çok dinlendirdi, yüzmek çok iyi geldi, huzur doldum ve döndüm. Aslında benim için çok özel bir tatildi, o özel kısmınıda belki bir gün anlatırım =))
Zorlu Bekleyiş
Yine bundan bir kaç ay öncesiydi, Ntv’nin bir diğer güzel spikeri Berfu Güven ile doğum fotoğrafları için mailleşmiştik. Fotoğraflarımı görmüş çok beğenmiş birlikte çalışmak istiyordu. Hamileliğinin sonlarına doğru ilk çekimimizi yapmak üzere sözleştik. Arkadaşım Sevgi ile evlerine çekim yapmaya gittik. Bizi karşılayan güleryüzlü genç bir çift vardı kapıda, sıcak kanlı, misafirperver çiftimizle sohbet eşliğinde yavaş yavaş çekim yapmaya, birbirimize alışmaya başladık. Biraz evde biraz bahçede güzel bir çekimi tamamladık. Biraz daha sohbet ettikten sonra ayrıldık. Demir bebeği normal doğum ile bekliyorduk. Bu yüzden biraz gergindim, ya başka bir çekim ile çakışırsa, ya orada olamazsam diye stresli bir bekleyişteydim. Doğum zamanı yaklaşmıştı, ha geldi ha gelecekti Demir. Ancak Berfu’nun doktoru Doç.Dr.Ramazan Mercan kongre için Roma’ya gidecekti. Tabi ki Berfu kendi doktoruyla yola devam etmek istiyordu. Demir ise hiç oralı değildi =) Keyfi yerinde yatıyordu annesinin karnında. Artık Ramazan Bey gitmeden bir gün önce suni sancı ile normal doğum denendi. Sancı verilmeye sabah erken saatlerde başlanmıştı, saat 2′ye kadar ara ara sürekli telefondan durumu takip ettim sonra aklımı bir düşünce sardı, “Doktor bey yarın sabah gidecek, saat 3 e geliyor bence saat 6 ya kadar gelişme yok diyerek sezaryene alır Berfu’yu, eh o saatte de trafik yoğunlaşacak, peki ya YETİŞEMEZSEEEMM!!!”
Berfu ve eşi Gökhan’la çok iyi anlaşmıştık, çok sevdiğim bir aile, o an onlarla olmayı çok istiyordum. Onlarında en az benim kadar çok istediğini bilmek bu istediğimi arttırıyordu. Dayanamadım 14.30′da Amerikan Hastanesi’nin yolunu tuttum. Odaya girdiğimde kalabalık bir aile heyecanlı bekleyişteydi, Berfu gayet iyi görünüyordu, çok dayanıklıydı. Saat başı muayneler takip etti, bekledik, bekledik, bekledik.. bir gelişme yok 3 saat sonra tekrar muayne.. derken beklemeli miyim yoksa gitmeli miyim? Bilemedim. Ama ya birden sezaryene alınırsa.. Normal doğum devam etse sorun yok, buna gidip gelmeye zamanım yeter ancak sezaryen çok hızlı gelişiyor ve o an bir doktorun son derdi bebeğin fotoğrafları olacaktır. Tabi doğum öyle bir süreç ki 10 saat gelişme olmuyor birden 30dk da doğum gerçekleşebiliyor. Yakın zaman önce bu şekilde saatlerce bekleyip doğum anını kaçırdığım bir bebeğim olmuştu ne yazık ki =( Bu yüzden birazda paranoyaklık çökmüştü üzerime. Berfu’da kararsız beni zorlamak istemiyor, beklediğim için üzülüyordu, sancıyla kıvranırken sürekli Çiseren napıyor, Çiseren’e iyi bakın diyip duruyordu, kendinden çok beni düşünmekteydi =) Ve ne yapalım diye konuşurken sen bilirsin ne olacağı belli değil derken, güzel gözlerinden gitmememi istediğini çok net görebiliyordum. Bende çok belirsiz bir süreçte olduğumuz için karar vermekte zorlanıyordum ama kaçırmaktansa hastanede beklemeyi tercih ettim. Zaten bu stresle eve gidip çalışmam mümkün değildi artık. Nasılsa odamızda kocamandı =)
Beklediğim süre içerisinde 1 dk bile hiç sıkılmadım, sürekli benimle ilgilenen, hoş sohbetlerini eksik etmeyen, zarif , sıcacık bir aileyle birlikteydim. Ve en önemlisi Berfu ben ordayken daha huzurluydu. Aylardır beklediği, hayaliyle yaşadığı, bir kadının hayatında ki en önemli , en rüya gibi olan anı belgelenecekti, riske atmamıştık =)
Saatler ilerledikçe bekleyiş gerilmeye başladı, (doktorlar bana kızacak ama) Ramazan Bey yerinde bir başka doktor olsa hiç uğraşmaz çoktan sezaryene alırdı Berfu’yu üstelik bir kaç saat sonra uçağa yetişecekken, ancak Ramazan Bey sancıların çok iyi olduğunu ve bunu ziyan etmemek gerektiğini söyledi, normal doğum için ortam hazırdı, sadece bekleyecektik…Saatler biraz daha ilerleyince yaramaz Demir sıkı bir takla atarak kordonu biraz boynuna doladı ve başını tamamen yukarı çevirdi. Artık beklemenin faydası yoktu, ne yaparsalar yapsınlar Demir kaçıyordu. Berfu’nun acısı artmıştı, gücü düşmüştü, anneler artık evlatlarına kıyamıyordu, yüzler düştü, canlar sıkıldı… Ve artık sezaryen zamanıydı. Doktorun verdiği bu haberi herkes sevinçle karşıladı =) Aramızda iddialar dönüyordu 12den önce mi doğacak sonra mı?
Demir 23:49′da dünyaya geldi. Sevgi dolu bir anne ve babanın kucağına verildi.
Bekleyiş uzundu, zordu ama Berfu bebeğini kucakladığında o kadar doğal ve o kadar güzeldi ki, birden tüm gücü katlanarak geri geldi sanki. Ben ise ORADAYDIM =) Kaçırmadım, iyi ki bekledim, iyi ki eve dönmedim. Dönseydim doğuma çok rahatlıkla yetişirdim , ama bu güzel günü yarım yaşamış, heyecanını kaçırmış olurdum, evet doğum anında yine orada olurdum ama bu duyguya ortak olamazdım. Gözleri dolu dolu kucağında sıcacık yavrusuyla bana bakan bir anneyi görmek, neler çektiğini bilerek en sonunda hep birlikte rahatlamak, orada geçirdiğim 12 saati hemen unutturdu bana zaman hızlandı. Herşey geçti artık Demir geldi. Hoşgeldi… Demir böyle bir ailenin minik oğlu olduğu için çok şanslı inşallah büyüdükçe yeni hallerini görme şansım olur. Çok iyi bir evlat olacağına ve çok yakışıklı olacağına hiç şüphem yok. Umarım annesinden aldığı güzel dudakları da hiç değişmez =))
Sevgili Güven ailesine güzel yüzlerinden tebessümlerinin hiç düşmeyeceği, her zaman sağlıkla, tertemiz kalplerine göre bir ömür dilerim.
(PS: anlatacak hikayelerim çok birikti, bir yere de yazmıyorum umarım unutmadan bloguma geçebilirim hepsini, takip edenlere sevgiler..)
Irina
Şubat ayının başında hayatımda aldığım en tatlı maillerden birini almıştım. Henüz 4 aylık hamile olan bir anne adayından sevgi dolu, çok büyük nezaketle yazılmış e-maili okurken çok mutlu oldum, gururlandım. Sevgili Irina doğumunu ve öncesinde hamilelik fotoğraflarını çekmemi rica ediyordu. Önümüzde çoook uzun bir zamanımız vardı, Irina’nın mailini okuduktan sonra çok heyecanlanmıştım, gözümün önünde hemen bir kaç sahne patlamıştı, Irina sarı saçlı bir peri olarak belirdi aklımda ve onun peri masalı olmalıydı bu çekim. Bir yaz günü, yeşilliklerin çiçeklerin arasında, gülen yüzüyle, içinde taşıdığı kocaman umuduyla biricik oğluyla ve ellerini sımsıkı tutan sevgilisiyle..Evet bundan daha güzel bir peri masalı olabilirmiydi =)
Güzel perime bu hayalimi anlattım. Piknik sepeti, elmalar, çiçekler bizim için yardımcı objeler olacaktı. Zamanımız yaklaştıkça heyecanımız büyüdü, Irina’nın göbüşüde yeterince büyüyünce artık buluşma ve bu çekimi gerçekleştirme zamanı gelmişti. Çekime önce evlerinde başlayacaktık. Mekana vardığımda kapıyı açan muhteşem bir kadın vardı karşımda, incecik, uzun boylu, taşıdığı yüke hiç aldırış etmeden hoplayıp zıplayan, enerji saçan, kuzey genlerine sahip harika bir kadın. Yüzyüze tanıştığımızda öğrendim ki ilk maileştiğimiz gece Ira heyecandan uyuyamamış. Hala aynı büyük heyecanla çekimimize başladık. İşim hiçte zor olmadı, çünkü karşımda aşık bir çift vardı =) Siz lütfen beni unutun ve iki sevgili sohbet edip, bol bol koklaşın dedim. Zaten fotoğraflarda doğallıkları, büyük aşkları çok rahat seziliyor.
Hem bu güzel çiftin, hemde benim hayalim gerçekleşmişti çekimin sonunda. Irina sonuçları görmek için çok heyecanlıydı, tabi bende =) Ne kadar kalbi pır pır ederek beklediğini tahmin bile edemiyorum, onun heyecanı beni daha çok heyecanlandırdı. Fotoğrafların bir kısmını özel sayfasını hazırlayarak güzel çiftle paylaştım, beğenisi dünyalara bedel. Böyle tatlı, heyecanlı bir anneyi mutlu etmek, yükselttiğim beklentilerini karşılayabilmek muhteşem bir duygu. Bütün gün, tüm planlarını erteleyip fotoğraflara bakacağını söyledi =) Eminim ki bunu yaptı. Şimdi heyecanla Altan Timur’u bekliyoruz. Doğduğunda inşallah yanında olacağım, normal doğumla gelmesini bekliyoruz, bu yüzden heyecanım daha da katlanıyor. Irina bana her mailinde daha güzel sözler yazdı, her okuduğumda gözlerim ışıldadı, içim ısındı, en çok hoşuma giden ise Miss.Turkey diye hitap etmesiydi :P o kadar güzel bir kalbi var ki beni o denli güzel görebiliyor demek ki =)

İnşallah uzun yıllar sevgili Irina, Bülent ve aileye katılacak olan Altan Timur ile nice mutlulukları paylaşırım, yenii masallarınıza tanık olurum. Sevgili perim Irina’nın öncelikle sağlıklı bir doğum yapmasını dileyerek, zamanın gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Sizleri tanımak çok büyük bir şans benim için, değerli aile dostomuz Dr. Kemale Musayeva’ya çok teşekkür ediyorum beni sizlere tavsiye ederek tanışmamıza vesile olduğu için.
Irina bunları ingilice yazabilmeyi çok isterdim, lütfen beni bağışla, ama blogun düzeni açısından yapamıyorum. Eminim ki sen rahatlıkla yazdıklarımı anlayabileceksin.
Çekimin sonunda Irina’nın getirdiği elmalardan hepberaber yedik, hala tadı damağımda. Irina’dan aldığım içinmi bilemiyorum ama hayatımda bu kadar güzel bir elma yememiştim =)
Böyle güzel bir mesleğim olmasaydı belki de asla bu kadar özel iki insanı tanıyamayacaktım. Sanırım bu mutlulukların en büyüğü benim için. Bu yüzden her zaman bu yolu seçtiğim için önce kendimle gurur duyuyorum ve her zaman yanımda olan biricik sevgilim ve destek olan aileme binlerce kez teşekkür ediyorum. İnşallah her zaman karşıma bu kadar güzel insanlar çıkmaya ve benim için özel olmaya devam eder.
Küçük Sevgilim
Geçen sene 23 Nisan’da harika bir aile ile tanıştım. Gerçek ve Emrah, 23 Nisan’da biricik oğulları Dağhan’ın 1. yaş günü için birlikte bir çekim yapmak istediler. Hem Yücel ailesinin hemde benim asla unutamayacağımız çok eğlenceli bir gün geçirdik. Dağhan’ın 1.yaş fotoğraflarına websitemde “bebek 4″ bölümünden bakabilirsiniz.
Aradan geçen 1 sene içinde Dağhan’ın bir kuzeni oldu, doğumunu ben görüntüledim. Böylece bu harika aileyi bir kere daha görme şansım oldu. Aynı zamanda Gerçek ve Emrah 2. oğullarını bekliyor =) İnşallah önümüzde ki günlerde Dağhan’ın kardeşinin doğumunu da ben görüntüleyeceğim. Bundan önce Dağhan’ın 2. yaşı için bir araya geldik.

Çekim öncesi evlerinde buluştuk, salonda geçen sene çektiğim fotoğrafların dev baskıları duruyordu, harikaydı. Biz geldiğimizde Dağhan uyuyordu, uyandığında yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanımıza geldi, odayı resmen bir ışık kapladı. İşte çocuk böyle birşey, hele ki bu kadar tatlısı olunca…Yanımıza gelir gelmez benim adımı söyledi =) İnanılmaz bir mutluluk bu benim için. Dağhan 2 hafta boyunca annesiyle poz çalışmış, öğrendiği kadarıyla Çiseren gelecek ve “çiling çiliong” yapacaktı ve Dağhan her duyduğu çiling çilong sesinde yeni pozuna geçecekti.
Havalar hazır ısınmışken bu sefer dışarıda çekim yapmayı uygun gördük ve Fenebahçe parkına gittik. Dağhan yol boyu elimi bırakmıyor gözlerini benden ayırmıyordu =) Parkta biraz dolaştıktan sonra makinemi çıkarttım ve ısınma turlarına başladık. Çekimden çok gezme, oyun oynama havasında geçti günümüz. Bol bol çiçek kokladık, gelincikleri kopardık, salıncakta sallandık, yeşillikte koştuk, coştuk…
Çok güzel bir hava, çok güzel bir ortam ve muhteşem bir çocuk vardı yanımda. Bilmediği kelime, kuramadığı cümle yok Dağhan’ın, harika bir espiri anlayışı var, bir o kadar da çapkın. Beni sevgilimden kıskanıp, elinden kapmak için yapmadığını bırakmadı, başarılıda oldu. Ayrılana kadar hep el ele , hep göz gözeydik. Bu yüzden fotoğraf gezimizi bir gün sadece eğlenceye ayırmamız gerektiğini anladık, bu sefer bize yetmemişti.

Dağhan çok özel bir çocuk. Çok zeki, çok uslu, çok güleryüzlü. Her anne-babanın hayalindeki çocuk diyebilirim. Allah hep sağlık ve uzun ömür versin, her zaman gülmeye devam etsin. Dadısı Zeliha Hanım’ında Dağhan üzerinde çok büyük emeği var, sadece Dağhan’ın günlük ihtiyaçlarıyla değil, eğitimiylede bizzat ilgileniyor. Yüksek eğitimli harika bir ebeveynin ve bilgili bir dadının ilgisiyle Dağhan 2 senelik hayatında yetişkin bir insanın sahip olduğu kelime dağarcığından fazlasına sahip . İfadesi, mimikleri, olaylara karşı algısı, tepkisi, çevresini yorumlaması ,herşeyi en az 4-5 yaş çocuk kadar gelişmiş =)


Vedalaşma sahnemiz çok acıklıydı =( nereye gittiğimi, kiminle gittiğimi, kime gittiğimi, neden gittiğimi sordu.. Tek tek cevapladım, hüzünlü bakışlarla beni uğurladı. Ama söz verdim yine görüşeceğiz… Evet yine görüşeceğiz ve hep görüşeceğiz.. Benim küçük sevgilim =)
Bayandan Direksiyon Dersi
Yaşımı doldurur doldurmaz ehliyetimi almış, azıcıkta olsa araba kullanmayı öğrenmiştim. Hem arabaya ilgisiz kız çocuğu olarak yetişmemin, hemde annemin inanılmaz evhamlı bir kadın oluşu nedeniyle “hadi bana araba alın” ricalarım hep “tamam alırız” cevabıyla halı altına süpürülüp, başka bahara bırakılmıştı. Artık baktık ki bu böyle gidecek gibi değil.. o canavar sürücüden öteki sürücünün arabasında, kötü kokular eşliğinde sürekli İstanbul’u dolaşmak zor ve masraflı. Üstelik 15tl yazan yeri beğenmeyen taksicilerle kavga etmekten ciddi sağlık sorunları yaşamaya başladığımı farkettim. En sonunda evhamlı annem, taksicilerin yaptığı ölümlü kaza haberlerini duya duya, bari kızımı eğitirim o yavaş kullanır demiş olacak ki “hadi artık araba alalım sana” lafı kendiliğinden ağzından çıkıverdi. Büyük bir sevinç yaşadım.. ve aradan yine 6 ay geçti =) O kadar meraklıyım ki arabaya…
Bu hızla geçen 6 aydan önce, bir tanıdığımızın ders alarak çok iyi bir şoför oluş hikayesini bizzat kendi ağzından dinlemiştim. Üstelik eşi, akrabaları da aynı kişiden ders almış. Kulağıma küpe ettim.. En sonunda hazır olduğumu hissedince bu kişiye ulaştım.
Gülten Kaya, bu işe seneler önce başlamış, alanında bir ilke imza atmış ilk kez “Bayandan, bayana direksiyon dersi” vermeye başlamış. Sadece bayanlara ders veriyor Gülten Hoca. Son derece güler yüzlü, sıcak kanlı, dürüst, samimi, şeker mi şeker, hoş sohbet bir kadın.
Henüz telefonda görüşmemizle kanımın ısınması bir oldu. Zaten o kadar çok tavsiye aldıktan sonra başkasını aramak aklımdan bile geçmedi. En kısa zamanda derslere başlamak üzere sözleştik. İlk dersimizi akan trafikte ve bir hayli sıkışık trafikte yaptık. İnsana o kadar büyük özgüven veriyor ki neden aile,eş veya arkadaşla bu iş olmamalı daha iyi anlıyorsunuz. Gülten Hocamla yaptığımız bir kaç ders sonrası gayet başarılı bir şoför haline geldim. Artık İstanbul’un keşmekeş trafiğine bende rahatlıkla karışabilecektim. Arabamın siparişini verdiğimizde bekleme süremiz 1,5 aydı. Bu süre boyunca hemen her hafta bir kere ders almaya devam ettim. Arabam geldiğinde Gülten hocamla birlikte gittik teslim almaya. Arabamı ilk süren ben oldum, yanımda Gülten ablamın verdiği güvenle güneşli bir bahar günü gezdik kız kıza. Artık yol arkadaşımdı hocadan çok. İlk dersimizden sonuncuya kadar hiç durmadan sohbet ederek gezdik İstanbul’u. Artık araba kullanmak benim için refleks haline gelmişti, Gülten hocamın istediğide buydu.
Gülten Hocam, yaşı kaç olursa olursa her kadına ders veriyor, 18 yaşından 60 yaşına kadar geniş bir öğrenci yelpazesi var. Bana 26 yaşımdayken trafikte sürüşü öğretmiş oldu. Önceden neden bu kadar geç kaldım diye kendime kızardım, ama artık tam zamanında ve en doğru kişiyle bu işi başardığımın farkındayım.
Üzerimdeki büyük emeğin için sana bir kere daha buradan koccamaaaann TEŞEKKÜR ediyorum sevgili Gülten ablacığım.
Sizde ders almak isterseniz bu adresten iletişim bilgilerine erişebilirsiniz http://www.gultenkaya.com/
Bu yazım tüm potansiyel sürücü bayanlara tavsiye mektubu niteliğindedir =)
Haydi kızlar yola!




![[del.icio.us]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/delicious.png)
![[Facebook]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/facebook.png)
![[MySpace]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/myspace.png)
![[StumbleUpon]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/stumbleupon.png)
![[Twitter]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/twitter.png)





































































Facebook
Flickr
Twitter