Archive for Temmuz, 2010

Bozcaada

Bizim için kısa tatilin adresi Bozcaada’dır. 2 gün kalsak yetmez, 4 gün kalsak fazla gelir. En ideali ise 3 geceyi Bozcaada’da geçirmektir. Mümkünse tam sezonda gitmemek gerekir Bozcaada’ya, ne kalacak oda, ne de oturacak masa bulmak zor olur bu dönemde. Bizim şansımız her zaman nispeten sakin zamanında adaya gideriz. Bu sene havaların pek nazlı hatta pek sinirli oluşu sayesinde temmuz ortası gitmemize rağmen  biraz sakinceydi. Malum İstanbul’dan giden çok oluyor adaya ve biz yola çıktığımızda İstanbul güneşi henüz ucundan görüyordu. Böyle havalarda insanın canı pek tatil çekmiyor =) Kıştan beri nefes almadan, gezmeden tozmadan, mekan değiştirmeden sürekli çalıştım, artık gücüm tükenmişti, içim daralıyordu, hazır çekimlerim sakinlemişken bir kaçamak yapalım 3 güncük gidip havamızı değiştirelim dedik, gerçekten o 3 gün öyle güzel geldi ki, kaçan doğumların bilançosu beni çok üzsede yaşadığım en güzel tatillerden biriydi.

Şimdi gelelim Bozcaada’nın son durumuna ve benim son tecrübelerime.

Bozcaada - Kaikias hotel

Bu gidişimizde pansiyonda kalmaktansa daha şık bir yer tercih ettik, Otel Kaikias‘tan standart odası için rezervasyon yaptırdık. Mimar karı-kocanın keyifle sunduğu butik otel antikalarla bezeli. Bende bir antika meraklısı olarak otelin ambiansını çok beğendim. Adanın tarihini, Rumların izlerini fazlasıyla taşıyor, nerede olduğunuzu size hissettiriyor. Zaten adaya ilk gidişimizde bu otelin önünden geçerken tütsü kokuları beni içeri davet etmişti, otelin lobisindeki antikaları keyifle incelemiştim, lobinin tavanı tamamen sarmaşıklarla kaplı, bu gür sarmaşıklar ortamı büyülü bir havaya sokuyor.

Bozcaada - Kaikias hotelBozcaada - Kaikias hotel

Ada’ya gittiğinizde geniş odalar, 5 yıldızlı otel konforu aramayın sakın. Ada havasına girmek için eski, taş rum evlerini tercih etmenizi tavsiye ederim, odalar genellikle  küçük ve serin. Bizim odamız yüksek tavanlı minik bir odaydı. Antika mobilayalarla sade bir zevkle döşenmiş, cibinlik ise odamıza ayrı bir hava katmış. Sabah kahvaltımız çok lezzetli, yapay bir tada yer yok,  sebzeleri kendileri yetiştiriyorlar, çeşit çeşit değişik reçeller enfes, belki de yediğimiz en güzel reçellerdi ama ne yazık ki sadece kendileri için üretiyorlar bu reçelleri =( yani Kaikias’a tekrar gitmek için kuvvetli bir nedenimiz var.

Bozcaada - Kaikias hotelBozcaada - Kaikias hotel

Ada da değişik otlar yetişiyor, bu yüzden bir çok yemeklerinde bu otları kullanıyorlar, kahvaltımızda da mutlaka otlu leziz bir börek, çörek çeşidi mevcuttu. Pansiyon veya bu tip butik otellerin akşam yemekleri yok, isterseniz birşeyler hazırlıyorlar elbette.

Gelelim Bozcaada’da yeme içme konusuna. Ben sıkı bir kalamar müptelasıyımdır, sıkı bir akşam yemeğinin üzerine 3 porsiyon kalamarı soluksuz yiyebilecek kadar severim, onun için midemde her zaman bir yer vardır. Her çeşit pişirme usulüne bayılırım kalamarın. Ama adada kalamar yapımı bir facia, kızartma yağları o kadar eski ki kalamar size tupturuncu geliyor, aslında kalamarın kendisi oldukça lezzetli ancak pişirme metodu kalamarı ziyan ediyor. Aşırı tuzlu ve acı bir yağ tadı olan zavallı kalamar kara kara bakarak masanıza geliyor. Defalarca denedik ama olmadı =) pes ettim artık Bozcaada’da kalamar yemeyeceğim. Adada yeme içme oldukça pahalı. Paha herkesin cüzdanına göre göreceli bir kavramdır elbet. Ben bunu yediğim şeyin kalitesiyle ölçüyorum, yoksa bir balıkçıya oturuyorsanız belli bir ücreti zaten gözden çıkartıyorsunuz. Bilmediğim balıkçılarda levrek, çipura vs. gibi balıkları sipariş edip asla yemem, bunları İstanbul’da Yeşilköy balıkçımızdan taze taze alıp evde yemek daha leziz oluyor veya ailecek sık gittiğimiz Fener Balıkçımız’da. Eh bizde evde meze yapmıyoruz bu yüzden kültür balığını,  deniz diye kakalayan balıkçılarda levrek yemek yerine yerine çeşit çeşit meze yemekten daha çok keyif alıyorum. Hele başarılıysa mezeler doyum olmaz. Yediğimiz her vasat mezeli, kalamarlı, alkolsüz akşam yemeklerimizde en az 100tl hesap ödedik. Balıkçıda 100 tl fena değil derseniz bence bu balıkçılarda çok fena birşey, çünkü masada alkol yok, hemen her oturduğumuz masada 5 çeşitten sadece 1ini beğendik. Neyse ziyade olsun =)

Beğendiğim tatlar ise, Ada cafe’de gelincik şerbetli sakızlı muhallebi ve ahtapot mücver güzel, keçi peynirli otlu çiporta salatası ise fena sayılmaz, Güverte’de tahinli- dondurmalı irmik helvası, karides güveç güzel.  En çok Salkım’dan memnun kaldık, ne yediysek çok lezzetliydi mesela deniz ürünlü börek, asma yaprağında sardunya (biraz kurumuştu sardunya), hayatımda yediğim en körpe deniz börülcesi, tereyağlı pamuk gibi sübye… ayrıca burada şarabımızıda içtik en uygun hesabı ise en memnun kaldığımız mekanda Salkım’da  ödedik. Birde Lodos isimli bir mekan vardı, dışardan gayet güzel görünüyordu ancak orayı denemek kısmet olmadı, aklımda kaldı. Seneye inşallah =) Önceki senelerden edindiğimiz tecrübe nedeniyle adanın kıyısında ki uyanık balıkçılara hiç uğramadık bile, ben kültür balığı sevmem bu yüzden deniz çipura söylemiştik 5 katı fark ödeyerek ama saman gibi kültür balığını bize zorla deniz diye kakaladılar, değil desekte nafile.. kupkuru balığı rakıyla ıslatıp yemiştik. Yeme içme konusunda belki biraz araştırma yapıp gitmek gerekli. Biz biraz şansımızı denedik sayılır. Birde insan tatile gidince güzel bir yemek yeme beklentisi artıyor, kötüyle karşılaşınca hayal kırıklığı oluşuyor. Öğlen yemeği genellikle yemedik, göbüşe göbüş katmanın gereği yok tatildeyiz diye, zaten günde 3 öğün yemek gibi alışkanlığım yok illa ki o mide delinircesine günün bazı saatlerinde kazınmalıdır =) Öğlenleri bolca meyva tükettik. Bir kere bira kalamar tecrübemiz oldu, acı bir kalamar deneyiminden sonra tekrarlamadık.


Gelelim  denize. Bozcaada’nın denizi muazzamdır, çok soğuktur ama öyle etinizi kesen gıcık bir soğuk değil. Güneşten kızgın demir gibi kızmışken denize girmekte zorlanıyor insan ama bir kere kendinizi suya bıraktınız mı kocaman bir “ooohhhh” çekersiniz. Sabah saatlerinde tam bir tropik ada denizi gibidir Ayazma plajı, saat 11 den sonra kalabalık etrafınızı sarar,  insanlarla dipdibe yattığınızı farkedince hemen  Akvaryum koyuna kaçabilirsiniz. Burası daha sakin ve daha keyifli, şnorkellerinizi almadan bu koya gitmeyin, adı üzerinde Akvaryum koyu, görecek çok şey var =)

underwaterunderwater

Bizim bu sene ki en büyük eğlencemiz su altı video kameramız oldu. Çocuklar gibi sudan dudaklarımız morarmadan çıkmadık, sürekli dal çık, dal çık videoya aldık kendimizi. Çok eğlenceliydi, çıkan sonuçları izlemek daha eğlenceli.

underwaterunderwater

Bunlar dışında en büyük keyiflerimizden biri  de Rüzgar Enerji Santrali’nin hemen ucundaki “Polente” yani deniz fenerinin önünde bir şişe şarabınızla uçurumun yamacında günbatımını izlemek ve batık geminin, günbatımının fotoğraflarını çekmekti. Ne yazık ki artık santralin sahibi firma içeriye kimseyi almıyor. Santralin hizasında başka bir yoldan gün batımını izlemeye gidiliyor, rüzgar gülleri oldukça uzağımızda kalıyor.

BozcaadaBozcaada

İlk gün burada şaraplarımızı yudumladık, ertesi akşam ise arabayı biraz daha ileriye sürdük, taşlık toprak bir yoldan kimsenin olmadığı sakin bir manzaradaydık, Polente’ye daha yakındık. Burada sevgilimle başbaşa şaraplarımızı yudumladık, işte bu çok daha keyifliydi.  =)

Son olarak dönüş yoluna girmeden önce adanın meşhur reçelcisine uğradık, otelimizde yediğimiz muazzam reçellerden sonra Adadan reçelsiz ayrılmaya niyetim yoktu. Bazı çeşitlerin tadına baktık, biraz fazla şekerli olmakla beraber pek fena değildi, ancak İstanbul’a gelince farkettim ki reçel kavanozunda ki meyva taneleri pek sayılır hatta yüzer haldeydi =( Eee reçel dediğininde tanesi güzeldir, suyunu napalım değil mi? Hediyelik şaraplarımızı ise bu sefer Talay’dan aldık, adanın üzümlerden olsun diye Kuntra & Alicantre seçtik, günbatımında kalecikkarası içmiştik ve çok beğenmiştim, kalecikkarası da burada yetiştiriliyor.  Bir şişe de şarap sever babama getirdim, ancak pek memnun olmadı =) “Bozcaada’dan gelen hiç bir şarabı sevmem ben kızım” dedi  babacım, kendisi şaraptan pek anlar, ben şarabı çok sevsemde pek bilgili değilim bu konuda, Bozcaada’dan aldığımız şarapları ben de pek sevmiyorum, resmen asidik bir tat alıyorum, ama son aldıklarımız gayet güzeldi, ispirtosuz =) tavsiye edebilirim ama bilirkişi babama güvenmek isterseniz tercih sizindir.

Bozcaada’dan haberler böyle… Kısacık bir tatil olmasına rağmen çok dinlendirdi, yüzmek çok iyi geldi, huzur doldum ve döndüm. Aslında benim için çok özel bir tatildi, o özel kısmınıda belki bir gün anlatırım =))

[del.icio.us] [Facebook] [MySpace] [StumbleUpon] [Twitter]

Zorlu Bekleyiş

Yine bundan bir kaç ay öncesiydi, Ntv’nin bir diğer güzel spikeri Berfu Güven ile doğum fotoğrafları için mailleşmiştik. Fotoğraflarımı görmüş çok beğenmiş birlikte çalışmak istiyordu. Hamileliğinin sonlarına doğru ilk çekimimizi yapmak üzere sözleştik. Arkadaşım Sevgi ile evlerine çekim yapmaya gittik. Bizi karşılayan güleryüzlü genç bir çift vardı kapıda,  sıcak kanlı, misafirperver çiftimizle sohbet eşliğinde yavaş yavaş çekim yapmaya, birbirimize alışmaya başladık. Biraz evde biraz bahçede güzel bir çekimi tamamladık. Biraz daha sohbet ettikten sonra ayrıldık. Demir bebeği normal doğum ile bekliyorduk. Bu yüzden biraz gergindim, ya başka bir çekim ile çakışırsa, ya orada olamazsam diye stresli bir bekleyişteydim. Doğum zamanı yaklaşmıştı, ha geldi ha gelecekti Demir. Ancak  Berfu’nun doktoru Doç.Dr.Ramazan Mercan kongre için Roma’ya gidecekti. Tabi ki Berfu kendi doktoruyla yola devam etmek istiyordu. Demir ise hiç oralı değildi =) Keyfi yerinde yatıyordu annesinin karnında. Artık Ramazan Bey gitmeden bir gün önce suni sancı ile normal doğum denendi. Sancı verilmeye sabah erken saatlerde başlanmıştı, saat 2′ye kadar ara ara sürekli telefondan durumu takip ettim sonra aklımı bir düşünce sardı, “Doktor bey yarın sabah gidecek, saat 3 e geliyor bence saat 6 ya kadar gelişme yok diyerek sezaryene alır Berfu’yu, eh o saatte de trafik yoğunlaşacak, peki ya YETİŞEMEZSEEEMM!!!”

Berfu ve eşi Gökhan’la çok iyi anlaşmıştık, çok sevdiğim bir aile, o an onlarla olmayı çok istiyordum. Onlarında en az benim kadar çok istediğini bilmek bu istediğimi arttırıyordu. Dayanamadım 14.30′da Amerikan Hastanesi’nin yolunu tuttum. Odaya girdiğimde kalabalık bir aile heyecanlı bekleyişteydi, Berfu gayet iyi görünüyordu, çok dayanıklıydı. Saat başı muayneler takip etti, bekledik, bekledik, bekledik.. bir gelişme yok 3 saat sonra tekrar muayne.. derken beklemeli miyim yoksa gitmeli miyim? Bilemedim. Ama ya birden sezaryene alınırsa.. Normal doğum devam etse sorun yok, buna gidip gelmeye zamanım yeter ancak sezaryen çok hızlı gelişiyor ve o an bir doktorun son derdi bebeğin fotoğrafları olacaktır. Tabi doğum öyle bir süreç ki 10 saat gelişme olmuyor birden 30dk da doğum gerçekleşebiliyor. Yakın zaman önce bu şekilde saatlerce bekleyip doğum anını kaçırdığım bir bebeğim olmuştu ne yazık ki =(  Bu yüzden birazda paranoyaklık çökmüştü üzerime.  Berfu’da kararsız beni zorlamak istemiyor, beklediğim için üzülüyordu, sancıyla kıvranırken sürekli Çiseren napıyor, Çiseren’e iyi bakın diyip duruyordu, kendinden çok beni düşünmekteydi =) Ve ne yapalım diye konuşurken sen bilirsin ne olacağı belli değil derken, güzel gözlerinden gitmememi istediğini çok net görebiliyordum. Bende çok belirsiz bir süreçte olduğumuz için karar vermekte zorlanıyordum ama kaçırmaktansa hastanede beklemeyi tercih ettim. Zaten bu stresle eve gidip çalışmam mümkün değildi artık. Nasılsa odamızda kocamandı =)

Beklediğim süre içerisinde 1 dk bile hiç sıkılmadım, sürekli benimle ilgilenen, hoş sohbetlerini eksik etmeyen, zarif , sıcacık bir aileyle birlikteydim. Ve en önemlisi Berfu ben ordayken daha huzurluydu. Aylardır beklediği, hayaliyle yaşadığı, bir kadının hayatında ki en önemli , en rüya gibi olan anı belgelenecekti, riske atmamıştık =)


Saatler ilerledikçe bekleyiş gerilmeye başladı, (doktorlar bana kızacak ama) Ramazan Bey yerinde bir başka doktor olsa hiç uğraşmaz çoktan sezaryene alırdı Berfu’yu üstelik bir kaç saat sonra uçağa yetişecekken, ancak Ramazan Bey sancıların çok iyi olduğunu ve bunu ziyan etmemek gerektiğini söyledi, normal doğum için ortam hazırdı, sadece bekleyecektik…Saatler biraz daha ilerleyince yaramaz Demir sıkı bir takla atarak kordonu biraz boynuna doladı ve başını tamamen yukarı çevirdi. Artık beklemenin faydası yoktu, ne yaparsalar yapsınlar Demir kaçıyordu. Berfu’nun acısı artmıştı, gücü düşmüştü, anneler artık evlatlarına kıyamıyordu, yüzler düştü, canlar sıkıldı… Ve artık sezaryen zamanıydı. Doktorun verdiği bu haberi herkes sevinçle karşıladı =) Aramızda iddialar dönüyordu 12den önce mi doğacak sonra mı?

Demir 23:49′da dünyaya geldi. Sevgi dolu bir anne ve babanın kucağına verildi.

Demir

Bekleyiş uzundu, zordu  ama Berfu bebeğini kucakladığında o kadar doğal ve o kadar güzeldi ki, birden tüm gücü katlanarak geri geldi sanki. Ben ise ORADAYDIM =) Kaçırmadım, iyi ki bekledim, iyi ki eve dönmedim. Dönseydim doğuma çok rahatlıkla yetişirdim , ama bu güzel günü yarım yaşamış, heyecanını kaçırmış olurdum, evet doğum anında yine orada olurdum ama bu duyguya ortak olamazdım. Gözleri dolu dolu kucağında sıcacık yavrusuyla bana bakan bir anneyi görmek, neler çektiğini bilerek en sonunda hep birlikte rahatlamak, orada geçirdiğim 12 saati hemen unutturdu bana zaman hızlandı. Herşey geçti artık Demir geldi. Hoşgeldi… Demir böyle bir ailenin minik oğlu olduğu için çok şanslı inşallah büyüdükçe yeni hallerini görme şansım olur. Çok iyi bir evlat olacağına ve çok yakışıklı olacağına hiç şüphem yok. Umarım annesinden aldığı güzel dudakları da hiç değişmez =))

Demir

Demir

Sevgili Güven ailesine güzel yüzlerinden tebessümlerinin hiç düşmeyeceği, her zaman sağlıkla, tertemiz kalplerine göre bir ömür dilerim.

(PS: anlatacak hikayelerim çok birikti, bir yere de yazmıyorum umarım unutmadan bloguma geçebilirim hepsini, takip edenlere sevgiler..)

[del.icio.us] [Facebook] [MySpace] [StumbleUpon] [Twitter]
İzleyenler
Twitter