Archive for the ‘Günlük’ Category
Kurabiye Canavarı
Düğün, nişan, doğum, doğum günü gibi bir çok organizasyon için artık sıkça renkli, farklı , çok tatlı kurabiye ve cupcake tasarımlarına rastlıyoruz. Mutlaka bir yakınınızın benzer kutlamasında sizlerde bu küçük sevimli kaçamaklardan tatmışsınızdır. Artık bir çok hastane odalarına çiçek kabul etmiyor, bu yüzden değişik hediyelik alternatiflere yönelmekteyiz. Sevdiğiniz yakınınızın yeni doğmuş bebeğini tebrik için, bebeğin ismine özel hazırlanmış, hem sevimli, hem şık hemde ne yazık ki çok lezzetli kurabiye sepeti-kutusu bence çiçekten çok daha güzel bir hediye. Üstelik temiz ve güvenilir bir anne elinden çıkmışsa gönül rahatlığıyla paylaşabilirsiniz, afiyetle yiyebilirsiniz. Nişan ve düğün organizasyonlarında ise bayatlamış nikah şekeri klişesinden ziyade çok daha lezzetli ve her görenin beğenisini kazanacak kişiye özel tasarımların sunulması çok daha zarif duruyor. Bu şık ve lezzetli kurabiyelerin – cupcakelerin tek zorluğu tasarımına karar vermek, ne yazık ki insan tasarıma karar verme aşamasında biraz aç gözlü olabiliyor =) Nişanımda mutlaka kurabiye hazırlatmayı düşünüyorum, düğünümde de inşallah cupcake hazırlatmayı planlıyorum =) güzel bir düğün pastası altında bir sürü mini mini süslü cupcake inanılmaz şık duruyor.
Bende doğum odalarına gire çıka bir çok örnek görmüş, tatmış oldum. Deneyimlerime dayanarak tarçınlı olan kurabiye tarifini pek sevmiyorum, bu tarif özellikle çocuklara hiç uygun değil, bu yüzden doğum günü organizasyonu için sipariş verirken dikkat etmelisiniz. Bir de her işte olduğu gibi bu işide istismar edenler çok fazla, “oh güzel bu işte çok para var” düşüncesiyle yapılan hiç bir işten hayır gelmiyor sizde takdir edersiniz ki işin içine biraz da sevgi ve dürüstlük katmak gerekiyor. Sonuçta bu bir gıda işidir, iyi kalite ürünün kullanıldığına emin olmalısınız hele ki gıda boyası gibi şeylerin kullanıldığı bir alanda, çin malı boyalar, kötü şeker hamuru yemek istemezsiniz. Başka ne gibi kötülükler olabilir alt tarafı kurabiye derseniz, mesela siparişleriniz size ulaştığında yediğiniz kurabiye un ufak bayat çıkabiliyor, şeker hamuru oldukça kalitesiz bir ürün olup pötür pötür kabarcıklı olabiliyor, şekilleri bozuk veya kirli, pasaklı bir kurabiye elinize gelebiliyor. Bu yüzden sipariş vereceğiniz yeri iyi tanımalı veya güvenilir yerlerden referans almalısınız, öylesine sipariş vermemelisiniz. Bu kurabiye ve cupcake tasarımlarının olmazsa olmazı bence titiz çalışılmasıdır, eğri büğrü, firesi bol, renkleri kötü birşeyi herkes evde ilk denemesinde becerebilir ne de olsa, bunlara extradan para ödemeye gerek yok =)
Ben bu kurabiyeleri çok seviyorum, girdiği odaya, konduğu masaya kesinlikle renk katıyor. Ve her görenin ilgisini çekiyor. Özellikle doğum günü çocukları için şahane, minikler genelde çizgi film karakterlerini tercih ediyorlar, süslü doğum günü masalarıyla yaşıtlarına güzel hava atıyorlar =) Onların isteklerini karşılamak için farklı teknikler uygulanıyor, bazı kurabiyelere resim basılabilirken bazılarıda sponge bob, hello kitty örneklerindeki gibi birebir karekter ortaya çıkartılıyor.





Geçen hafta doğumu olan bir arkaşım için sevgili Funda’dan kurabiye kutusu yapmasını rica ettim. Funda nişanlım Murat’ın abisinin eşidir. Bir süredir arkadaşım pasta tasarımcısı İlker ile birlikte çalışıyorlardı. Funda işi iyice ilerletmiş ve artık tek başına tasarımlarını sunuyor. Bir dolu lezzet kutusunu arkadaşlarıma götürdüğümde gerçekten çok sevindiler, farklı bir hediye oldu, kutudan çikolata çıkacağı beklenilirken kıtır kıtır süslü, çok sevimli, suratlar, popolu bebişler çıktı. Ben yemeye kıyamıyorum bu cici şeyleri, süslenmemiş halini tercih ederim =D İlk kez böyle bir hediye verdim dostlarıma, beğeniyle karşılanması beni çok sevindirdi. Hem yarattığı etkiye göre oldukça hesaplı, hem şık hemde çok lezzetli daha ne olsun. Tabi Funda’nın sevgiyle pişirdiği nefis kurabiyelerini, titizlikle, zevkle süslemesi sayesinde hediyem büyük beğeni kazandı. Bu yüzden Fundacığıma tekrar teşekkür ediyorum buradan. Ellerine sağlık!
Fundanın blogunu bu adresten ziyaret edebilirsiniz, yeni kurabiye tasarımlarını takip edebilir ve dilerseniz sizde bir kutu-sepet cici lezzetlerden sipariş edebilirsiniz.
Not: Tüm fotoğraflar FUNDA’nın KURABİYELERi’ne aittir.
Bozcaada
Bizim için kısa tatilin adresi Bozcaada’dır. 2 gün kalsak yetmez, 4 gün kalsak fazla gelir. En ideali ise 3 geceyi Bozcaada’da geçirmektir. Mümkünse tam sezonda gitmemek gerekir Bozcaada’ya, ne kalacak oda, ne de oturacak masa bulmak zor olur bu dönemde. Bizim şansımız her zaman nispeten sakin zamanında adaya gideriz. Bu sene havaların pek nazlı hatta pek sinirli oluşu sayesinde temmuz ortası gitmemize rağmen biraz sakinceydi. Malum İstanbul’dan giden çok oluyor adaya ve biz yola çıktığımızda İstanbul güneşi henüz ucundan görüyordu. Böyle havalarda insanın canı pek tatil çekmiyor =) Kıştan beri nefes almadan, gezmeden tozmadan, mekan değiştirmeden sürekli çalıştım, artık gücüm tükenmişti, içim daralıyordu, hazır çekimlerim sakinlemişken bir kaçamak yapalım 3 güncük gidip havamızı değiştirelim dedik, gerçekten o 3 gün öyle güzel geldi ki, kaçan doğumların bilançosu beni çok üzsede yaşadığım en güzel tatillerden biriydi.
Şimdi gelelim Bozcaada’nın son durumuna ve benim son tecrübelerime.

Bu gidişimizde pansiyonda kalmaktansa daha şık bir yer tercih ettik, Otel Kaikias‘tan standart odası için rezervasyon yaptırdık. Mimar karı-kocanın keyifle sunduğu butik otel antikalarla bezeli. Bende bir antika meraklısı olarak otelin ambiansını çok beğendim. Adanın tarihini, Rumların izlerini fazlasıyla taşıyor, nerede olduğunuzu size hissettiriyor. Zaten adaya ilk gidişimizde bu otelin önünden geçerken tütsü kokuları beni içeri davet etmişti, otelin lobisindeki antikaları keyifle incelemiştim, lobinin tavanı tamamen sarmaşıklarla kaplı, bu gür sarmaşıklar ortamı büyülü bir havaya sokuyor.
Ada’ya gittiğinizde geniş odalar, 5 yıldızlı otel konforu aramayın sakın. Ada havasına girmek için eski, taş rum evlerini tercih etmenizi tavsiye ederim, odalar genellikle küçük ve serin. Bizim odamız yüksek tavanlı minik bir odaydı. Antika mobilayalarla sade bir zevkle döşenmiş, cibinlik ise odamıza ayrı bir hava katmış. Sabah kahvaltımız çok lezzetli, yapay bir tada yer yok, sebzeleri kendileri yetiştiriyorlar, çeşit çeşit değişik reçeller enfes, belki de yediğimiz en güzel reçellerdi ama ne yazık ki sadece kendileri için üretiyorlar bu reçelleri =( yani Kaikias’a tekrar gitmek için kuvvetli bir nedenimiz var.
Ada da değişik otlar yetişiyor, bu yüzden bir çok yemeklerinde bu otları kullanıyorlar, kahvaltımızda da mutlaka otlu leziz bir börek, çörek çeşidi mevcuttu. Pansiyon veya bu tip butik otellerin akşam yemekleri yok, isterseniz birşeyler hazırlıyorlar elbette.
Gelelim Bozcaada’da yeme içme konusuna. Ben sıkı bir kalamar müptelasıyımdır, sıkı bir akşam yemeğinin üzerine 3 porsiyon kalamarı soluksuz yiyebilecek kadar severim, onun için midemde her zaman bir yer vardır. Her çeşit pişirme usulüne bayılırım kalamarın. Ama adada kalamar yapımı bir facia, kızartma yağları o kadar eski ki kalamar size tupturuncu geliyor, aslında kalamarın kendisi oldukça lezzetli ancak pişirme metodu kalamarı ziyan ediyor. Aşırı tuzlu ve acı bir yağ tadı olan zavallı kalamar kara kara bakarak masanıza geliyor. Defalarca denedik ama olmadı =) pes ettim artık Bozcaada’da kalamar yemeyeceğim. Adada yeme içme oldukça pahalı. Paha herkesin cüzdanına göre göreceli bir kavramdır elbet. Ben bunu yediğim şeyin kalitesiyle ölçüyorum, yoksa bir balıkçıya oturuyorsanız belli bir ücreti zaten gözden çıkartıyorsunuz. Bilmediğim balıkçılarda levrek, çipura vs. gibi balıkları sipariş edip asla yemem, bunları İstanbul’da Yeşilköy balıkçımızdan taze taze alıp evde yemek daha leziz oluyor veya ailecek sık gittiğimiz Fener Balıkçımız’da. Eh bizde evde meze yapmıyoruz bu yüzden kültür balığını, deniz diye kakalayan balıkçılarda levrek yemek yerine yerine çeşit çeşit meze yemekten daha çok keyif alıyorum. Hele başarılıysa mezeler doyum olmaz. Yediğimiz her vasat mezeli, kalamarlı, alkolsüz akşam yemeklerimizde en az 100tl hesap ödedik. Balıkçıda 100 tl fena değil derseniz bence bu balıkçılarda çok fena birşey, çünkü masada alkol yok, hemen her oturduğumuz masada 5 çeşitten sadece 1ini beğendik. Neyse ziyade olsun =)
Beğendiğim tatlar ise, Ada cafe’de gelincik şerbetli sakızlı muhallebi ve ahtapot mücver güzel, keçi peynirli otlu çiporta salatası ise fena sayılmaz, Güverte’de tahinli- dondurmalı irmik helvası, karides güveç güzel. En çok Salkım’dan memnun kaldık, ne yediysek çok lezzetliydi mesela deniz ürünlü börek, asma yaprağında sardunya (biraz kurumuştu sardunya), hayatımda yediğim en körpe deniz börülcesi, tereyağlı pamuk gibi sübye… ayrıca burada şarabımızıda içtik en uygun hesabı ise en memnun kaldığımız mekanda Salkım’da ödedik. Birde Lodos isimli bir mekan vardı, dışardan gayet güzel görünüyordu ancak orayı denemek kısmet olmadı, aklımda kaldı. Seneye inşallah =) Önceki senelerden edindiğimiz tecrübe nedeniyle adanın kıyısında ki uyanık balıkçılara hiç uğramadık bile, ben kültür balığı sevmem bu yüzden deniz çipura söylemiştik 5 katı fark ödeyerek ama saman gibi kültür balığını bize zorla deniz diye kakaladılar, değil desekte nafile.. kupkuru balığı rakıyla ıslatıp yemiştik. Yeme içme konusunda belki biraz araştırma yapıp gitmek gerekli. Biz biraz şansımızı denedik sayılır. Birde insan tatile gidince güzel bir yemek yeme beklentisi artıyor, kötüyle karşılaşınca hayal kırıklığı oluşuyor. Öğlen yemeği genellikle yemedik, göbüşe göbüş katmanın gereği yok tatildeyiz diye, zaten günde 3 öğün yemek gibi alışkanlığım yok illa ki o mide delinircesine günün bazı saatlerinde kazınmalıdır =) Öğlenleri bolca meyva tükettik. Bir kere bira kalamar tecrübemiz oldu, acı bir kalamar deneyiminden sonra tekrarlamadık.
Gelelim denize. Bozcaada’nın denizi muazzamdır, çok soğuktur ama öyle etinizi kesen gıcık bir soğuk değil. Güneşten kızgın demir gibi kızmışken denize girmekte zorlanıyor insan ama bir kere kendinizi suya bıraktınız mı kocaman bir “ooohhhh” çekersiniz. Sabah saatlerinde tam bir tropik ada denizi gibidir Ayazma plajı, saat 11 den sonra kalabalık etrafınızı sarar, insanlarla dipdibe yattığınızı farkedince hemen Akvaryum koyuna kaçabilirsiniz. Burası daha sakin ve daha keyifli, şnorkellerinizi almadan bu koya gitmeyin, adı üzerinde Akvaryum koyu, görecek çok şey var =)
Bizim bu sene ki en büyük eğlencemiz su altı video kameramız oldu. Çocuklar gibi sudan dudaklarımız morarmadan çıkmadık, sürekli dal çık, dal çık videoya aldık kendimizi. Çok eğlenceliydi, çıkan sonuçları izlemek daha eğlenceli.
Bunlar dışında en büyük keyiflerimizden biri de Rüzgar Enerji Santrali’nin hemen ucundaki “Polente” yani deniz fenerinin önünde bir şişe şarabınızla uçurumun yamacında günbatımını izlemek ve batık geminin, günbatımının fotoğraflarını çekmekti. Ne yazık ki artık santralin sahibi firma içeriye kimseyi almıyor. Santralin hizasında başka bir yoldan gün batımını izlemeye gidiliyor, rüzgar gülleri oldukça uzağımızda kalıyor.
İlk gün burada şaraplarımızı yudumladık, ertesi akşam ise arabayı biraz daha ileriye sürdük, taşlık toprak bir yoldan kimsenin olmadığı sakin bir manzaradaydık, Polente’ye daha yakındık. Burada sevgilimle başbaşa şaraplarımızı yudumladık, işte bu çok daha keyifliydi. =)
Son olarak dönüş yoluna girmeden önce adanın meşhur reçelcisine uğradık, otelimizde yediğimiz muazzam reçellerden sonra Adadan reçelsiz ayrılmaya niyetim yoktu. Bazı çeşitlerin tadına baktık, biraz fazla şekerli olmakla beraber pek fena değildi, ancak İstanbul’a gelince farkettim ki reçel kavanozunda ki meyva taneleri pek sayılır hatta yüzer haldeydi =( Eee reçel dediğininde tanesi güzeldir, suyunu napalım değil mi? Hediyelik şaraplarımızı ise bu sefer Talay’dan aldık, adanın üzümlerden olsun diye Kuntra & Alicantre seçtik, günbatımında kalecikkarası içmiştik ve çok beğenmiştim, kalecikkarası da burada yetiştiriliyor. Bir şişe de şarap sever babama getirdim, ancak pek memnun olmadı =) “Bozcaada’dan gelen hiç bir şarabı sevmem ben kızım” dedi babacım, kendisi şaraptan pek anlar, ben şarabı çok sevsemde pek bilgili değilim bu konuda, Bozcaada’dan aldığımız şarapları ben de pek sevmiyorum, resmen asidik bir tat alıyorum, ama son aldıklarımız gayet güzeldi, ispirtosuz =) tavsiye edebilirim ama bilirkişi babama güvenmek isterseniz tercih sizindir.
Bozcaada’dan haberler böyle… Kısacık bir tatil olmasına rağmen çok dinlendirdi, yüzmek çok iyi geldi, huzur doldum ve döndüm. Aslında benim için çok özel bir tatildi, o özel kısmınıda belki bir gün anlatırım =))
Zorlu Bekleyiş
Yine bundan bir kaç ay öncesiydi, Ntv’nin bir diğer güzel spikeri Berfu Güven ile doğum fotoğrafları için mailleşmiştik. Fotoğraflarımı görmüş çok beğenmiş birlikte çalışmak istiyordu. Hamileliğinin sonlarına doğru ilk çekimimizi yapmak üzere sözleştik. Arkadaşım Sevgi ile evlerine çekim yapmaya gittik. Bizi karşılayan güleryüzlü genç bir çift vardı kapıda, sıcak kanlı, misafirperver çiftimizle sohbet eşliğinde yavaş yavaş çekim yapmaya, birbirimize alışmaya başladık. Biraz evde biraz bahçede güzel bir çekimi tamamladık. Biraz daha sohbet ettikten sonra ayrıldık. Demir bebeği normal doğum ile bekliyorduk. Bu yüzden biraz gergindim, ya başka bir çekim ile çakışırsa, ya orada olamazsam diye stresli bir bekleyişteydim. Doğum zamanı yaklaşmıştı, ha geldi ha gelecekti Demir. Ancak Berfu’nun doktoru Doç.Dr.Ramazan Mercan kongre için Roma’ya gidecekti. Tabi ki Berfu kendi doktoruyla yola devam etmek istiyordu. Demir ise hiç oralı değildi =) Keyfi yerinde yatıyordu annesinin karnında. Artık Ramazan Bey gitmeden bir gün önce suni sancı ile normal doğum denendi. Sancı verilmeye sabah erken saatlerde başlanmıştı, saat 2′ye kadar ara ara sürekli telefondan durumu takip ettim sonra aklımı bir düşünce sardı, “Doktor bey yarın sabah gidecek, saat 3 e geliyor bence saat 6 ya kadar gelişme yok diyerek sezaryene alır Berfu’yu, eh o saatte de trafik yoğunlaşacak, peki ya YETİŞEMEZSEEEMM!!!”
Berfu ve eşi Gökhan’la çok iyi anlaşmıştık, çok sevdiğim bir aile, o an onlarla olmayı çok istiyordum. Onlarında en az benim kadar çok istediğini bilmek bu istediğimi arttırıyordu. Dayanamadım 14.30′da Amerikan Hastanesi’nin yolunu tuttum. Odaya girdiğimde kalabalık bir aile heyecanlı bekleyişteydi, Berfu gayet iyi görünüyordu, çok dayanıklıydı. Saat başı muayneler takip etti, bekledik, bekledik, bekledik.. bir gelişme yok 3 saat sonra tekrar muayne.. derken beklemeli miyim yoksa gitmeli miyim? Bilemedim. Ama ya birden sezaryene alınırsa.. Normal doğum devam etse sorun yok, buna gidip gelmeye zamanım yeter ancak sezaryen çok hızlı gelişiyor ve o an bir doktorun son derdi bebeğin fotoğrafları olacaktır. Tabi doğum öyle bir süreç ki 10 saat gelişme olmuyor birden 30dk da doğum gerçekleşebiliyor. Yakın zaman önce bu şekilde saatlerce bekleyip doğum anını kaçırdığım bir bebeğim olmuştu ne yazık ki =( Bu yüzden birazda paranoyaklık çökmüştü üzerime. Berfu’da kararsız beni zorlamak istemiyor, beklediğim için üzülüyordu, sancıyla kıvranırken sürekli Çiseren napıyor, Çiseren’e iyi bakın diyip duruyordu, kendinden çok beni düşünmekteydi =) Ve ne yapalım diye konuşurken sen bilirsin ne olacağı belli değil derken, güzel gözlerinden gitmememi istediğini çok net görebiliyordum. Bende çok belirsiz bir süreçte olduğumuz için karar vermekte zorlanıyordum ama kaçırmaktansa hastanede beklemeyi tercih ettim. Zaten bu stresle eve gidip çalışmam mümkün değildi artık. Nasılsa odamızda kocamandı =)
Beklediğim süre içerisinde 1 dk bile hiç sıkılmadım, sürekli benimle ilgilenen, hoş sohbetlerini eksik etmeyen, zarif , sıcacık bir aileyle birlikteydim. Ve en önemlisi Berfu ben ordayken daha huzurluydu. Aylardır beklediği, hayaliyle yaşadığı, bir kadının hayatında ki en önemli , en rüya gibi olan anı belgelenecekti, riske atmamıştık =)
Saatler ilerledikçe bekleyiş gerilmeye başladı, (doktorlar bana kızacak ama) Ramazan Bey yerinde bir başka doktor olsa hiç uğraşmaz çoktan sezaryene alırdı Berfu’yu üstelik bir kaç saat sonra uçağa yetişecekken, ancak Ramazan Bey sancıların çok iyi olduğunu ve bunu ziyan etmemek gerektiğini söyledi, normal doğum için ortam hazırdı, sadece bekleyecektik…Saatler biraz daha ilerleyince yaramaz Demir sıkı bir takla atarak kordonu biraz boynuna doladı ve başını tamamen yukarı çevirdi. Artık beklemenin faydası yoktu, ne yaparsalar yapsınlar Demir kaçıyordu. Berfu’nun acısı artmıştı, gücü düşmüştü, anneler artık evlatlarına kıyamıyordu, yüzler düştü, canlar sıkıldı… Ve artık sezaryen zamanıydı. Doktorun verdiği bu haberi herkes sevinçle karşıladı =) Aramızda iddialar dönüyordu 12den önce mi doğacak sonra mı?
Demir 23:49′da dünyaya geldi. Sevgi dolu bir anne ve babanın kucağına verildi.
Bekleyiş uzundu, zordu ama Berfu bebeğini kucakladığında o kadar doğal ve o kadar güzeldi ki, birden tüm gücü katlanarak geri geldi sanki. Ben ise ORADAYDIM =) Kaçırmadım, iyi ki bekledim, iyi ki eve dönmedim. Dönseydim doğuma çok rahatlıkla yetişirdim , ama bu güzel günü yarım yaşamış, heyecanını kaçırmış olurdum, evet doğum anında yine orada olurdum ama bu duyguya ortak olamazdım. Gözleri dolu dolu kucağında sıcacık yavrusuyla bana bakan bir anneyi görmek, neler çektiğini bilerek en sonunda hep birlikte rahatlamak, orada geçirdiğim 12 saati hemen unutturdu bana zaman hızlandı. Herşey geçti artık Demir geldi. Hoşgeldi… Demir böyle bir ailenin minik oğlu olduğu için çok şanslı inşallah büyüdükçe yeni hallerini görme şansım olur. Çok iyi bir evlat olacağına ve çok yakışıklı olacağına hiç şüphem yok. Umarım annesinden aldığı güzel dudakları da hiç değişmez =))
Sevgili Güven ailesine güzel yüzlerinden tebessümlerinin hiç düşmeyeceği, her zaman sağlıkla, tertemiz kalplerine göre bir ömür dilerim.
(PS: anlatacak hikayelerim çok birikti, bir yere de yazmıyorum umarım unutmadan bloguma geçebilirim hepsini, takip edenlere sevgiler..)
Irina
Şubat ayının başında hayatımda aldığım en tatlı maillerden birini almıştım. Henüz 4 aylık hamile olan bir anne adayından sevgi dolu, çok büyük nezaketle yazılmış e-maili okurken çok mutlu oldum, gururlandım. Sevgili Irina doğumunu ve öncesinde hamilelik fotoğraflarını çekmemi rica ediyordu. Önümüzde çoook uzun bir zamanımız vardı, Irina’nın mailini okuduktan sonra çok heyecanlanmıştım, gözümün önünde hemen bir kaç sahne patlamıştı, Irina sarı saçlı bir peri olarak belirdi aklımda ve onun peri masalı olmalıydı bu çekim. Bir yaz günü, yeşilliklerin çiçeklerin arasında, gülen yüzüyle, içinde taşıdığı kocaman umuduyla biricik oğluyla ve ellerini sımsıkı tutan sevgilisiyle..Evet bundan daha güzel bir peri masalı olabilirmiydi =)
Güzel perime bu hayalimi anlattım. Piknik sepeti, elmalar, çiçekler bizim için yardımcı objeler olacaktı. Zamanımız yaklaştıkça heyecanımız büyüdü, Irina’nın göbüşüde yeterince büyüyünce artık buluşma ve bu çekimi gerçekleştirme zamanı gelmişti. Çekime önce evlerinde başlayacaktık. Mekana vardığımda kapıyı açan muhteşem bir kadın vardı karşımda, incecik, uzun boylu, taşıdığı yüke hiç aldırış etmeden hoplayıp zıplayan, enerji saçan, kuzey genlerine sahip harika bir kadın. Yüzyüze tanıştığımızda öğrendim ki ilk maileştiğimiz gece Ira heyecandan uyuyamamış. Hala aynı büyük heyecanla çekimimize başladık. İşim hiçte zor olmadı, çünkü karşımda aşık bir çift vardı =) Siz lütfen beni unutun ve iki sevgili sohbet edip, bol bol koklaşın dedim. Zaten fotoğraflarda doğallıkları, büyük aşkları çok rahat seziliyor.
Hem bu güzel çiftin, hemde benim hayalim gerçekleşmişti çekimin sonunda. Irina sonuçları görmek için çok heyecanlıydı, tabi bende =) Ne kadar kalbi pır pır ederek beklediğini tahmin bile edemiyorum, onun heyecanı beni daha çok heyecanlandırdı. Fotoğrafların bir kısmını özel sayfasını hazırlayarak güzel çiftle paylaştım, beğenisi dünyalara bedel. Böyle tatlı, heyecanlı bir anneyi mutlu etmek, yükselttiğim beklentilerini karşılayabilmek muhteşem bir duygu. Bütün gün, tüm planlarını erteleyip fotoğraflara bakacağını söyledi =) Eminim ki bunu yaptı. Şimdi heyecanla Altan Timur’u bekliyoruz. Doğduğunda inşallah yanında olacağım, normal doğumla gelmesini bekliyoruz, bu yüzden heyecanım daha da katlanıyor. Irina bana her mailinde daha güzel sözler yazdı, her okuduğumda gözlerim ışıldadı, içim ısındı, en çok hoşuma giden ise Miss.Turkey diye hitap etmesiydi :P o kadar güzel bir kalbi var ki beni o denli güzel görebiliyor demek ki =)

İnşallah uzun yıllar sevgili Irina, Bülent ve aileye katılacak olan Altan Timur ile nice mutlulukları paylaşırım, yenii masallarınıza tanık olurum. Sevgili perim Irina’nın öncelikle sağlıklı bir doğum yapmasını dileyerek, zamanın gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Sizleri tanımak çok büyük bir şans benim için, değerli aile dostomuz Dr. Kemale Musayeva’ya çok teşekkür ediyorum beni sizlere tavsiye ederek tanışmamıza vesile olduğu için.
Irina bunları ingilice yazabilmeyi çok isterdim, lütfen beni bağışla, ama blogun düzeni açısından yapamıyorum. Eminim ki sen rahatlıkla yazdıklarımı anlayabileceksin.
Çekimin sonunda Irina’nın getirdiği elmalardan hepberaber yedik, hala tadı damağımda. Irina’dan aldığım içinmi bilemiyorum ama hayatımda bu kadar güzel bir elma yememiştim =)
Böyle güzel bir mesleğim olmasaydı belki de asla bu kadar özel iki insanı tanıyamayacaktım. Sanırım bu mutlulukların en büyüğü benim için. Bu yüzden her zaman bu yolu seçtiğim için önce kendimle gurur duyuyorum ve her zaman yanımda olan biricik sevgilim ve destek olan aileme binlerce kez teşekkür ediyorum. İnşallah her zaman karşıma bu kadar güzel insanlar çıkmaya ve benim için özel olmaya devam eder.
Bayandan Direksiyon Dersi
Yaşımı doldurur doldurmaz ehliyetimi almış, azıcıkta olsa araba kullanmayı öğrenmiştim. Hem arabaya ilgisiz kız çocuğu olarak yetişmemin, hemde annemin inanılmaz evhamlı bir kadın oluşu nedeniyle “hadi bana araba alın” ricalarım hep “tamam alırız” cevabıyla halı altına süpürülüp, başka bahara bırakılmıştı. Artık baktık ki bu böyle gidecek gibi değil.. o canavar sürücüden öteki sürücünün arabasında, kötü kokular eşliğinde sürekli İstanbul’u dolaşmak zor ve masraflı. Üstelik 15tl yazan yeri beğenmeyen taksicilerle kavga etmekten ciddi sağlık sorunları yaşamaya başladığımı farkettim. En sonunda evhamlı annem, taksicilerin yaptığı ölümlü kaza haberlerini duya duya, bari kızımı eğitirim o yavaş kullanır demiş olacak ki “hadi artık araba alalım sana” lafı kendiliğinden ağzından çıkıverdi. Büyük bir sevinç yaşadım.. ve aradan yine 6 ay geçti =) O kadar meraklıyım ki arabaya…
Bu hızla geçen 6 aydan önce, bir tanıdığımızın ders alarak çok iyi bir şoför oluş hikayesini bizzat kendi ağzından dinlemiştim. Üstelik eşi, akrabaları da aynı kişiden ders almış. Kulağıma küpe ettim.. En sonunda hazır olduğumu hissedince bu kişiye ulaştım.
Gülten Kaya, bu işe seneler önce başlamış, alanında bir ilke imza atmış ilk kez “Bayandan, bayana direksiyon dersi” vermeye başlamış. Sadece bayanlara ders veriyor Gülten Hoca. Son derece güler yüzlü, sıcak kanlı, dürüst, samimi, şeker mi şeker, hoş sohbet bir kadın.
Henüz telefonda görüşmemizle kanımın ısınması bir oldu. Zaten o kadar çok tavsiye aldıktan sonra başkasını aramak aklımdan bile geçmedi. En kısa zamanda derslere başlamak üzere sözleştik. İlk dersimizi akan trafikte ve bir hayli sıkışık trafikte yaptık. İnsana o kadar büyük özgüven veriyor ki neden aile,eş veya arkadaşla bu iş olmamalı daha iyi anlıyorsunuz. Gülten Hocamla yaptığımız bir kaç ders sonrası gayet başarılı bir şoför haline geldim. Artık İstanbul’un keşmekeş trafiğine bende rahatlıkla karışabilecektim. Arabamın siparişini verdiğimizde bekleme süremiz 1,5 aydı. Bu süre boyunca hemen her hafta bir kere ders almaya devam ettim. Arabam geldiğinde Gülten hocamla birlikte gittik teslim almaya. Arabamı ilk süren ben oldum, yanımda Gülten ablamın verdiği güvenle güneşli bir bahar günü gezdik kız kıza. Artık yol arkadaşımdı hocadan çok. İlk dersimizden sonuncuya kadar hiç durmadan sohbet ederek gezdik İstanbul’u. Artık araba kullanmak benim için refleks haline gelmişti, Gülten hocamın istediğide buydu.
Gülten Hocam, yaşı kaç olursa olursa her kadına ders veriyor, 18 yaşından 60 yaşına kadar geniş bir öğrenci yelpazesi var. Bana 26 yaşımdayken trafikte sürüşü öğretmiş oldu. Önceden neden bu kadar geç kaldım diye kendime kızardım, ama artık tam zamanında ve en doğru kişiyle bu işi başardığımın farkındayım.
Üzerimdeki büyük emeğin için sana bir kere daha buradan koccamaaaann TEŞEKKÜR ediyorum sevgili Gülten ablacığım.
Sizde ders almak isterseniz bu adresten iletişim bilgilerine erişebilirsiniz http://www.gultenkaya.com/
Bu yazım tüm potansiyel sürücü bayanlara tavsiye mektubu niteliğindedir =)
Haydi kızlar yola!
Bahar geldi, hoş geldi…
Cemre çoktan havaya, suya , toprağa düşmüş… Dışarıda kuşlar cicikliyor, dallar çiçeklenmiş, günler uzamış, güneş artık ısıtıyor. Bense “ahh ahh” diye bakıyorum camdan dışarı sonra gözler şaşı olmuş şekilde dönüyorum bilgisayar ekranına. Kıştan beri 1-2 kere gün yüzü görmüş, hep hava karanlıkken gezmiş, ne çok bunalmış, bıkmışım kapalı ortamlardan. Zaten sevmem ya karanlığı. 22 Nisan perşembe evde şişkin fotoğraf klasörleri beni beklerken, rutin işleri halletmek üzere dışarı çıktım hem de gündüz vakti. Dışarıya atmışken kendimi Murat‘la bu kez yarasalık yapmayalım güneş görelim dedik.
Aldı götürdü beni Fenerbahçe Parkı’na, bol bol ters ışık fotoğraflar çekti =) Hava harikaydı, ağaçlar çiçekler, parkın yeni sakinleri ördekler , tavşanlar…
Bu kadar sevimli yaratıkları bir arada görünce insanı neşe kaplıyor, ben biraz fazlaca neşelenmiş olacağım ki hızımı alamayıp ördekleri kovaladım. Şehir insanı ne yapsın işte böyle şaşırıyor kediden başka hayvan görünce.
Günün sonunda bol bol temiz hava aldık, bol bol güzel fotoğraflar çektik. Tabi böyle fotoğraflar çekeceğimizi bilseydim zatüre olma pahasına incecik ipek elbise giymeyi tercih ederdim. Artık ileride bu çekimi mutlaka uçuşuk bir elbiseyle ve saçlarım fönlü olarak tekrarlamak istiyorum. Önümüzde ki günlerde yapacağım çekimler için başarılı bir test çekimi yapmış olduk ayrıca.
Şimdi İstanbul’da ki tüm parklar böyle güzel ve neşeli. Alın çocuğunuzu, yoksa sevgilinizi , o da yoksa arkadaşınızı, o da yoksa kendinizi ve yeşile doğru yürüyürün, biraz çimlere uzanın. Sırtınızda bir şal, elinizde bir fincan çay ohh işte biraz huzur. Hem şehirden hiç uzaklaşmadan, hem de şehirin kaosundan oldukça uzaklaşarak huzurlu bir, iki saat geçiriverin.
Ben “aaa bahar gelmiş” derken ertesi gün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız da, Bahar adında bir meleğin doğumunu çektim. Bahar, pilot dedesiyle aynı gün doğdu, yine o gün sivil havacılıktan emekli olan dedesine ve muhteşem ailesine en büyük, en güzel hediye oldu. İşte gördüğünüz gibi benim için Bahar yeni geldi, hoş geldi =))
Fotoğraflar : Murat Koç – Çiseren Korkut
Ezgi’nin Günlüğü

Gülçin Hanım ile Ezgi’nin doğumuna henüz aylar varken mailleşmiş, doğumda birlikte olmak üzere sözleşmiştik. Heyecanla tarihin yaklaşmasını bekliyorduk. Ezgi bir hayli erkenci davranarak, anne karnında ki serüvenine son vermeye karar vermiş, henüz 6 aylıkken doğum yoluna girmişti. Ezgi’nin doğduğunu bir süre sonra Amerikan Hastanesi’nde ki bebek yoğun bakım hemşiresi güzel arkadaşım Şirin’den öğrendim. Hastanenin diğer yoğun bakım hemşireleri gibi Şirin’in de Ezgi’nin üzerinde büyük emeği olmuş. Şirin beni durumdan haber ettikten sonra hastanede çekimim olduğu bir gün Gülçin’le ayaküstü sohbet etme fırsatı yakaladık, tanıştık. Her gün hastaneye kızına bakmaya, beslemeye gidiyordu Gülçin. Ezgi biraz daha büyüyünce evlerin de çekim yapmak üzere yeniden sözleştik. Gülçin’in enerjisi harikaydı, sevinçli, tüm yorgunluğuna rağmen oldukça heyecanlı görünüyordu. Çünkü artık prematüre doğan minik Ezgi hayata sımsıkı tutunmuş, tüm üzüntülü, telaşlı geçen günleri biraz daha geride bırakmıştı. Doktorları yakın zamanda evlerine gidebileceklerini müjdelemişti. 46 günlük yoğun bakımdan sonra artık yuvasına dönebilecekti. Bir anne için daha güzel ne olabilir ki. Tabi bu hikayenin benim yaşadığım tarafıydı. Damla gözyaşına tanık olmadım, hiç mutsuz bir sesle karşılaşmadım. Geçtiğimiz haftalarda Gülçin beni tekrar aradı ve artık doktorlarının eve misafir kabul etmelerine izin verdiğinin müjdesini iletti, 18 Nisan’da Ezgi’nin fotoğraflarını çekebilmem için evlerine ilk davetli ben oldum =) Gittiğimde güleryüzlü bir çift beni karşıladı. Baba Selçuk Bey, Ezgi’yi bir saniye olsun göğsünden ayırmıyor, öpmeye doyamıyordu meleğini. Ezgi’nin en huzurlu olduğu yer anne-babasının göğüsü. Anne karnında alışık olduğu sıcak kalp atışlarını dinlemek en güzel ninni onun için.
Her bebekli evde bir neşe hakimdir, yüzler güler, herkes mutludur. Ama Ünver ailesinin evinde şimdiye kadar tanık olduğumdan çok farklı bir sevinç vardı. Ezgi aile için kocaman bir lütuf, sevmeye kıyılamıyordu. Bu evde başka bir aşk, başka bir mutluluk vardı. Ezgi sadece 1.250 gr dünyaya gelmiş, o kadar minikmiş ki , kürdan kadarmış parmakları. Gülçin doğduğu zaman bebeğini görememiş bu da büyük telaş yaşatmış ona. Ezgi’nin şuan 3 aylık, aslında hala anne karnında olması, 5 Mayıs gibi doğması bekleniyordu. Ne büyük korkular yaşamışlar. Doktorlarının, hemşirelerin çabalarıyla, özverisiyle, sevenlerinin dualarıyla Ezgi hayata sımsıkı bağlanmış, şimdi çok kuvvetli bir melek, harika sesler çıkartıyor, her göz kırpışı, her nefes alışı şenlik yaratıyor =)
İşte benim yaşadığım tarafı buydu Ezgi’nin hikayesinde. Gözlerinin içi gülen yüzler, sevinçli, huzurlu sesler, kocaman bir “ohh!” çekiş… Gülçin yaşadıklarını anlatırken tüylerim diken diken dinledim ve artık onların mutluluğuna ortak olmanın ne kadar kıymetli olduğunu farkettim. Her aile ile başka bir sevince ortak oluyorum ama Ünver ailesinin sevinci çok farklıydı benim için. Allah güzel kızlarıyla uzun uzun, güzel ömürler nasip etsin sevgili aileye. Yuvalarından aşk, bebek kokusu hiç eksik olmasın =))
Çılgın martılar
Sık sık Sirkeci’ye fotoğraf baskısı almaya gidiyorum ve gitmişken Eminönü’nde ev için biraz alışveriş yapıyorum. Namlı’dan bolca zar gibi dilimlenmiş lokum pastırma, dil peyniri, beyaz peynir, eski kaşar, keçi peyniri, organik kuru kayısı vs… Hemen tüketmeyeceğimiz ürünleri vakumlatıp koca paketimle oradan çıkıp Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’na uğrayıp taze kakao ve türk kahvesi müptelası annem için taze çekilmiş kahve alıp yola koyuluyorum. İşte ben bu rutini yaşarken, o civarlarda belki çok sık rastlanan ama benim görmeye hiç alışık olmadığım bir sahneyle karşılaştım. 6 yaşında çocuk iriliğinde bir sürü martı, kasap ve balıkçıların fırlattığı artıkları işte böyle kardeş kardeş paylaştılar… Önceleri yaklaşmaya korktum ama sonra tam tepelerinden yakın çekmeyi başardım. National Geographic kalitesindeki videomu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim :)




![[del.icio.us]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/delicious.png)
![[Facebook]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/facebook.png)
![[MySpace]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/myspace.png)
![[StumbleUpon]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/stumbleupon.png)
![[Twitter]](http://ciseren.com/blog/wp-content/plugins/bookmarkify/twitter.png)














































Facebook
Flickr
Twitter